Burundan gelen…

Ben, 2. gebeliğin “Tadını çıkarmaya” çalışadurayım, Eren, sebebini hala anlayamadığımız bir nedenle agresiflik çıtasını yukarı taşıyor.

 

 

Beni de yolda gören bazı kimseler “Tadını çıkar hamileliğinin” diyor. Kıpırdayamıyorum neredeyse, pardon ama pek bir tadı yok bu işin şu halde. Bir taraftan diğer tarafa dönerken kırk hamle yaptığımı ve ağzımdan çeşitli “Ahhhh-uhhhh” sesleri çıkardığımı düşünürsek, pek tatlı değil yani. Benim için en azından. Hamilelik bir “hastalık” değil elbet, güzel bir süreç ama eğer vücudun sağlamsa! Yani taaa eskilerde kuyruksokumunun üzerine  bir milyon kere düştüysen, oranın arıza vermesi kaçınılmaz. Fıtık varsa hele, – ki şu an bendeki fıtık da olabilir- yandın arkadaş. Neyse, bunun yanında tonla güzelliği de var ama onlar burnumdan getirmediği için bu yazının konusu değil.

 

 

 

Eren’e döneyim hemen. Bir vik vik vik cümleler kurmalar, her konuşmasının altından yükselen arabesk tonlama, “Ama ben merdivenden çıkamam kiiiiiiiii küçüüğüüüüüüm” gibi duygu sömürüleri yapmalar, sürekli ama sürekli, her koşulda “AĞLAMA”lar ve istediğini, daha ilk cümlesinde “AĞLAYARAK” talep etmeler. Hadi ilk cümleyi normal kurabildi kaza eseri, velev ki “HAYIR” dedin, kıyameti koparmalar. “AAAAAAAAAAAAAAAAaaaaaaaaaaAAAAAAAAAAAAAAAAA” diye duvara-boşluğa bakarak bağırıyorum bazen. Susup bakakalıyor bana. “Ağlamak” dediysem, şurada bahsettiğim “Ağlamak güzeldir” gibi bir şey değil vallahi, öyle olsa bırakayım ağlasın, rahatlasın ama değil.

 

 

 

 

Eren normalde, “Normal”, çocuk gibi bir çocuk. Ne çok mülayim, ne de çok yaramaz. Çocuk işte; koşar, oynar, zıplar, korkmaz, atlar, tırmanır, merak eder… vs. Ama şimdi, şu bilmemkaç ay, canıma okuyor. Babasının da canına okuyacak da, nedense o biraz sıkıyor. Babası ses tonunu azıcık değiştirsin çocuk hizaya giriyor. Ben tabi, bütün yıl dip dibe, her türlü ses tonuma aşikar çocuğa ahkam kesemiyorum. Otoritem sarsıldı. Tam anlamıyla, çocuğuna laf geçiremedi diye çocuğun babasına seslenen “Bir şey söyler misin lütfen” diyen kadın oldum. Ne antipatik. Hiç sevmezdim annem bunu yaptığında, hatta bazen düşünürdüm, “Babama söyleyeceğine başka çözümler bulsa ya” diye. Demek kadın çıkamıyormuş işin içinden. Ahana da benim gibi.

 

 

 

 

Devam ediyorum. Yılın belli dönemlerinde (Genelde Yasin, sinema filmi ya da dizi için bilmemkaç gün şehir dışında olduğu zamanlara denk geliyor) sarı damarı tutan Eren, bu sefer bu işin b.kunu çıkardı. Her şeyde ağlıyor ve kesinlikle sesimizi duymuyor. “Eren o hayır çocuğum” dedik mesela. Aynı cümleyi 17 kere tekrarlayıp, her tekrarda sesi yükseltip, en sonunda bir ciyaklamamla kafasını bana çeviriyor. Tamam, kulağında sıvı varmış, az duyuyor olabilir diye de düşündük ama kısık sesle çok işine gelecek bir şey fısıldadığımızda duyuveriyor eşek.

 

 

 

 

Geçen gün sinemaya götürdük kendimizi de Eren’i de. Okulla gidiyorlardı zaten sinemaya ama biz, çekirdek ailece ilk defa sinemaya gittik. Bu da BlogNOT olsun buraya; Sevimli Canavarlar Üniversitede filmine gittik. Filmden daha çıkmadan mısırı bitti ve “Daha istiyorum” diye ağlamaya başladı. (Yahu, sen mısır yiyebildiğine şükretmiyorsun da) Çıkar çıkmaz hemen evden getirdiğim dolmaları ısıttırdım bir yerde ve onu yeyince yemek isteme damarı söndü. Onu söndürdük derken, oyun alanındaki makinelerden hangisini istediğini bile bilmez bir heyecanla hepsine dokuna dokuna koşmaya başladı. Bindi, indi… “Çalıştır annneeee” diye emirler verdi. “Jeton yok, gel alalım” dedim, ne mümkün, duymadı bile, duyduğunda da “Hayır jeton almayalım” dedi. Sanıyor ki benim, o makineleri jetonsuz çalıştıracak özel güçlerim var. Hem jeton almaya gelmeyip hem bunu asla kabul etmeyip bir de ağlama ayarına geçmek suretiyle “Çalıştır annneeeeee” diye sesini yükseltmeye başlayınca Yasin geldi. “Gel jeton alalım” dedi, onun elini tuttu ve jeton almaya gittiler. Güler misin ağlar mısın? Hangisini yaparsın? Ne yani, o makineleri babasının jetonsuz çalıştıracak özel güçleri olduğuna inanmadığı için mi tuttu o eli? Yoksa babası söylediğinde ancak jetonu düştüğü için mi? Hangisi arkadaş?

 

 

 

 

Devam ediyorum. O makinelere bindi, uçağı, treni vs. Yan masada, 2. çocuğuyla oturan çift bizi gözlemlemiş, -zaten kim olsa gözlemlerdi bizi- onların da 1. çocuk oyun alanında, kadın dedi ki, “Dikkatimi çekti sizin durumunuz, çünkü aynılarını biz yaşıyoruz, normalde çok uslu bir çocuktur ama kardeşle birlikte… Her şey burnumuzdan geliyor. Her şey için ağlıyor ve çok zor, ben bir de çalışıyorum, okula gidiyor, okuldan 4 gibi geliyor ama bakıcımız 7’ye kadar zor dayanıyor. ” Öyle tatlı bir kadındı ki ve içinde bulunduğu durumu öyle dostça anlattı ki… Onu dinledikçe, nedense üzerimde oturan inek kalktı, bir hafiflik, bir rahatlama “Sadece Eren böyle değil yani, yani onca şey sadece ben yanlış davrandığım için olmuyor, yani ben başka türlü olsam da olabilecek bir şey bu…” diye konuşmaya başladım kendi kendime, gözlerimden yaşlar inerken, o kadını dinlerken. Bizdeki, bizim gibi olanı dinleyince, yalnız olmadığını anlayınca hafifleme hali de bir ilginç cidden. Yahu kadın “Zor” diyor, o da ağlayacak neredeyse ama sen ondan dinledikçe seviniyorsun nedense. Bir rahatlama, bir gevşeme. Ne yani, o da acı çekince seninki mi azalıyor? Acayip gördüğümüz şey, bir başkasından da dinleyince normalleşiveriyor ya, aslında “Normalmişiz” diyoruz ya, normal olmak istiyoruz. Halbuki başkasından duymadan da neden “Normal” kabul edemiyoruz?

NOT: Soru işaretli tüm cümleleri, aşağıdaki “Şunu sordum” başlığı altına taşımak mümkün.

 

 

 

 

 

Hemen bu konuşmadan sonra, daha güçlü bir anneydim, merdivenlerden indik ve bir bebek mağazasının olduğu katta, hatta o mağazanın yan mağazasında işlerim vardı. Eren de, babasıyla, bebek mağazasının içindeki oyun alanına gitmişler ve Eren top havuzuna girmiş. Yasin’i aradığımda “Derya çıldırmak üzereyim buraya gel” dedi. Aldıklarımı kasada bıraktığım gibi koştum yanlarına. Aslında acayip bir şey yok, Eren top havuzunda oynuyor, Yasin de başında bekliyor ama daralmış işte. “Sen git ben hallederim (!)” dedim. Nasıl yapacaksam?!

 

 

 

 

Biraz bekledim, oynasın, hevesini alsın iyice diye, sonra “Hadi Erenciğim gitmemiz gerekiyor” dediysem de, hatta bu ve bunun gibi 40 tane cümle tekrarladıysam da karşımdaki çocuk sanki boyut değiştirmiş ve sesimin frekansı ona ulaşmıyor. En sonunda çıkmaya ikna olup, bir de çıkamadı, ayağı yetişmedi çıkma bölümüne, ağlayacağım, o kadar gerildim. Ben gireceğim artık top havuzuna ama o zaman da top edeceğim Eren’i.

 

 

Bin türlü uğraş sonrasında, silindir şeklindeki minderi ayağının altına koyup, ona basarak çıktı. 25 dk sürmüştür. Onu aldığım gibi yan mağazaya koştum. Ona görevler verdim, “Aldıklarımızın parasını sen öde tamam mı Eren?” diye ve yine kasaya geldik, tam ödemeyi yapacağım, baktım kıvranıyor, hiiiiii çişi geldi diyorum içimden, Eren de dışından ve pipisini tutarak “Hayır anneee çişim gelmediiiiii” diyor kaşlarını kaldırarak. İç ses: “Ne gelmedi len işeyeceksin mağazanın orta yerine neredeyse”. “Tamam Erencim, eşyalarımız burada beklesin, biz bir koşuya çıkalım” dedim ve can havliyle tuvalete koştuk. En ufak bir fiyaskoda bile onu kucağıma alamayacağım bir durumdaydık ve hiç hata yapmamam, onu krize sokmadan otoparka kadar götürmem gerekiyordu. Tam da o katta müthiş bir aile tuvaleti vardı, evet, çişi yokmuş, hem çişi hem kakası varmış. Onu da hallettik ve mağazaya geri koştuk, o sırada hızını alamayıp yürüyen merdivene doğru hamle yaptı da Allah’tan karşıdan gelen adam tehlikenin farkında bir babaydı da yolunu kesti. Aldık alacağımızı ve otoparka indik. Bu sefer orada kısa süreli kaybolduk. Allah’tan babası olmadığında daha çok benim kontrolümde kalabilecek sistemi devreye giriyor.

 

 

 

 

 

… ve sonunda arabaya bindik. Nasıl derin bir nefes aldım, nasıl şükrettim…

 

 

 

 

Şunu anladım;

 

*Ben doğurana kadar başbaşa dışarı çıkmamız mümkün değil.

*Ben doğurduktan sonra başbaşa dışarı çıkmamız, hiç mümkün değil! Ya da belki bir gün…

* Tüm zamanlar için, çocukla gidilecek yerler klasmanında bence 1 numara Yıldız Parkı, Koşuyolu Parkı ve benzeri her yer ama AVM kesinlikle değil. Artık havasından mı, suyundan mı her nedense AVM, çocuğu boğuyor, saldırganlaştırıyor ama bu parklar, özellikle Yıldız Parkı (Çok tecrübe ettiğim için söyleyebiliyorum) özüne döndürüyor, sakinleştiriyor, çocuk sıkılmıyor ve tutturacağı yegane şey yaprak, çam kozalağı, ağaç dalı toplamak. Bu da anneyi rahatsız etmiyor. Çocuk tüm gününü orada sıkılmadan geçirebiliyor ve sen de çok rahat oturabiliyorsun. Peşinde gezmene gerek yok, çünkü görüş mesafesi çok geniş.

* “Çocuğunuza kulak verin (Aletha Solter)” kitabını, kütüphaneden başucuma taşıma zamanı yine geldi.

 

 

 

Şunu sordum;

* Kardeş kıskançlığı bu mu?

* Ne kadar sürecek?

* Daha diğeri piyasada yok, o doğunca ne olacak?

* Yasin’lerin sezon başladığında ve ben 2 tanesiyle baş başa kaldığımda… Soru soramıyorum bile şu raddede!

* Çocuklarla “Ha” deyince dışarı çıkabileceğim daha normal bir eve, hatta Koşuyolu’na taşınabilecek miyiz?

* Zeki Müren de bizi görecek mi? (Al sana şizofrenik semptom)

 

 

 

 

…ve günün sonunda daha eve gitmeden arabada uyudu. Sonu nasıl olursa olsun, o gün burundan gelen her ne ise, benden hepsi geldi.

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on Tumblr0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this pageHemen Paylaş

6 yorum

  • Canım, bana yıllar öncemi hatırlatan bu güzel, samimi, duygu yüklü yazını yüzümde gülümsemelerle okudum. Biliyorsun ki insanoğlu sevgiyi sadece kendisi için ister ve bu durum daha küçücük bir çocukken başlar. Eren’de farkında sevgisinin ilgisinin bölüneceğini hissediyor önemli olan bunu daha az hissetmesi. Bu günler elbette senin için zor ama keyifli de. Yeni deneyimler ve sabırlar kazanıyorsun.

    Cevap Yaz
  • Adını kardes kıskanclıgı ya da ılgı cekme koyabılırız ama, kendı 2. Hamılelgımden de hak verıyorum kı, aslında buyuyorlar. Buyumelerının getırdıgı dıs dunyayı tanıma gırısmlerıne ve enerjılerıne bız yetersız kalabılıyoruz. Ben de 7 bucuk aylık karnımla kızımın pesıne kosturmaktan pertım cıkıyor. Dur durdugun yerde bıraz, kosma,tırmanma, dusuceksın gıbı krızler yasayabılıyorum. Ama kendıme geldıkten sonra dıyorumkı; eger su an ben hamıle olmasaydım senı sulu goturur susuz gotururdum… Hamılelık bu sebeple bazen anneyı acız bırakabılıyo, cocugun yaptıkları lımıtını zorlayabılıyo. Bılıyorum kı dogumdan sonra vucudum yukunden kurtulacak. Canımdan acız olmayacagım ama bu sefer de ıkı cocukla ugrasmak daha da zor olacak. Buna annelık denılıyo herhalde. On sene sonra ıkı kız annesı unvanını tepeden ındrırıp vermıycek bana. Her guzel seyın gıbı bunun da bır bedelı var. Allah guc versın bızım durumumuzda olanlara!!!

    Cevap Yaz
    • Doğru, koca göbekle onunla ne boğuşabiliyorum ne de hızına yetişebiliyorum. Geçen sene öyle miydi? 1,5 saat yerde debeleniyorduk, gıkım çıkmıyordu. Geçecek tabi, Allah hepimize kolaylık versin.

      Cevap Yaz
  • Bence acilen Koşuyolu’na taşınmalısınız. Diğer soruların cevaplarını taşındıktan sonra vericem. Tanıdığım psikolog bir arkadaş var. 🙂

    Cevap Yaz

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*