Gereksiz vicdan 1 adım öteye götürmüyor!

Başlıyorum bir yerden, nasıl gelişecek yazı bilmiyorum henüz ve zaten şu an umurumda değil. Yazabiliyor olmam önemli. Biraz özeleştiri yapıp kendime bakacağım ekranın karşısından.

 

 

Ben öyle mükemmel bir anne değilim tabi ki, mükemmel anne var mı? Bilmiyorum. Çabalayan ama bi türlü beceremediğini hisseden çok var ama, onu biliyorum.

 

 

Ben de öyleydim, çabalar ama bi türlü beceremediğimi hissederdim. Sonra, bir gün, bundan vazgeçtim. Tesadüfe bak ki, bu da 2. çocuğuma, Deniz’ime denk geldi. Meğer Deniz’e yaptığım anneliğe göre Eren’e yaptığım annelik mükemmelmiş. Demek mükemmel annelik diye bir şey varmış.

 

 

Sorunlar yaşıyoruz hayatta çokça, çokça da yaşadım çocukluğumda. Hatta çocukluğumda “Gamsız” damgası yiyecek kadar savunmaya alıyordum kendimi, bunu bir çocuk enfes derecede becerebilir ama bir yetişkin?! 

 

Çocukluğunda “Gamsız” damgası yiyen, yetişkinliğinde aynı savunma mekanizmasını geliştirse, herhalde toplum tarafından taşlanacak duruma gelir. Hele bir anne! Cefakar olmalıdır ya hani, bol tasalı olmazsa makbul değildir sanki, ne kadar az uyuyorsa o kadar annedir ya, ne kadar çok yoruluyorsa dünyanın en iyi annesidir o!

 

 

Valla, dizlerinin üzerinde, her gün evimizi silen anneme kimse madalya takmamıştı, çoraplarımızı bile ütülerdi, enfes yemek yapar, 1 saatte 100 çeşit meze hazırlardı, sofraya oturan ayılır bayılırdı ama marifet değilmiş bunlar!? Biz zamanla öğrendik. 

 

 

Ben de çorap haricinde her şeyimizi ütülerdim, eve ne kadar kadın almazsam kendimi o kadar başarılı sayardım, burada bir çeşit iktisat yaptığımı da düşünürdüm ama. İktisat? Manyaklık!

 

 

Sonra bir gün Yasin sinema filmi için 1 aylığına Konya’ya gitti, ben de, ütü düşmanı arkadaşım Tuğçe’nin yanına gittim çocuklarla, Bodrum’a. “Kızım deli misin? Ütü yapılır mı yaeeaaahh? Ütü dediğin böyle olur, el ütüsü…” der, sepetteki dağ gibi çamaşırdan çekiştirip yatağa koyup eliyle düzeltip mum gibi yapardı ama bana bir türlü derdini anlatamamıştı. Ta ki o 1 aylık Bodrum göçüne kadar. Bodrum’da çamaşır kurutmak çok dert. Kalorifer yok bir kere, bir tane elektrikli kalorifer vardı Tuğçe’lerde, makineden çıkan çamaşırları oraya yığıp, gidip gelip çeviriyorduk, hatta bir gece öyle uyumuşuz da çarşaf yanmış. Neyse, bizi toplayınca 3 çocuk 2 yetişkin ediyoruz, tomarla çamaşır yıkanıyor her gün, mevsim yaz değil ki çıplak gezdiresin yavruları, iş çıkmasın mesela. Yok! İlk birkaç gün ütü yapmaya çalıştım, sonra, üzüm üzüme baka baka ne oluyorsa artık, ben de başladım el ütüsüne. Allah’ımmm o nasssıııl bir kolaylıktır. Ayrıca dolapta da mum gibi duruyor hepsi.

 

 

Tesadüf o ki, İstanbul’a dönüp de eve girdiğimde, ilk aksilik olarak, ÇATT diye ütü masasının ayağı kırıldı! Ayyyhhh ben bi üzül… Yok be sevin:)

 

 

O gün bu gündür, sadece Yasin’in gömlekler ve pantolonlarını, o da yatağın üstünde ütülüyorum. Büyük konuşmayayım ama daha da ütü masası almam. Sırtımdaki kamburdan biriydi bu ve gitti.

 

 

Sonra, ben evi toplamadan kapı dışarı çıkamazdım, bundan mütevellit, kapı dışarı da çıkmam 3 saatimi alırdı. Şimdi 1 saatimi alıyor ama olsun. Eve bomba düşse, kapıdan çıkmaya odaklanıyorum, şöyle bir arkama dönüp bakıyorum, “Sen benimsin, gelince toplarım, o da canım isterse” diyor çıkıyorum. Amannnnn Allah’ım, o nassssıl bir kolaylıkmış öyle. Sırtımdaki 2. kamburdu ve gitti.

 

 

Sonra, ben evi toplamadan uyumazdım da, hala da bazen bunu yapıyorum ama kendimi sıkmadan. Canım isterse, yine toplayıp uyuyorum, canım istemezse, 3-4 gün bile bekliyor. Oturduğumuz yerden dolayı şak diye gelenim çok oluyor, “Ayağınıza terlik giyin, yoksa ziftin peki gibi olur çoraplarınız demedi demeyin” diyor, benim ne kadar da pasaklı biri olduğumu akıllarından geçirme ihtimallerini düşünmemeye çalışıyorum, sonra sohbet, kahkaha derken ben bile unutuyorum evin halini. Sırtımdaki 3. kamburdu ve gitti.

 

 

Özeleştirinin ya da itirafın dibine vuracağım. Hazır mısın? Ben değilim!

Eren bebekken, sabahın 5’inde kalksa, onunla kalkar, yere oturur, oyun oynamaya başlardım, envai çeşit etkinlik yapar, kahvaltısını da envai çeşit yeşillikten hazırlardım, salata yerdi koca bir kase, kalsiyum olsun (Kalsiyumun hası otta var sütte değil!) diye, o tomarla yeşilliği, bıçakla 20 dakikada doğrar unufak ederdim/ederdik (Çok zahmetli bir kahvaltısı olduğundan Yasin’le paslaşırdık), evde tazecik yemeğini pişirmeden sokağa adımımı atmazdım. Pişiremeden çıkmak zorunda kalmışsak, ki 2 kere filan olmuştur, manavdan sebze, soğan filan alıp, bir kafeye girer “Çocuğumun yemeğini pişirebilir miyim mutfağınızda?” diye rica ederdim. Ekşi mayalı ekmekler denerdim, sabahın köründe Eren’i de alır, Tophane’deki taş fırına götürürdüm, taş fırın ekmeği olsun diye. İçim böyle rahat ederdi o zamanlar. Bunları yerine getirmediğimde çok pis vicdan yapardım. Eren’i bir gün birine bırakıp dışarı çıksam, dışarıdaki çocuklu aileleri görünce gözlerim dolardı, “Benim çocuğumun da oyun oynamaya hakkı var, keşke onunla gelseydim” diye kendimi yer bitirirdim. Bu, Eren’le alakalı değildi, tamamen benimle ilgiliydi.

 

 

Sonra Deniz geldi. Vicdan meselesi yarı yarıya, hatta çeyreğe indi. Hiç de onu birine bırakıp çıktığımda vicdan yapmadım. “Önce ben iyi olacağım ki çocuğuma faydam dokunsun” dedim hep. Bence bu iyi. Deniz, sabaha karşı 4’te- 5’te uyandığında, hiç de çıkmadım o yataktan (Bu, zamanla çok pis vicdan meselesine dönüşecekti), o abisiyle takıldı, artık açlıktan mutfak kapısını zorlamaya başladıklarında sürünerek çıkıyordum yataktan. Eren dünyaları yerdi ve çok sabırsızdı ama Eren’i bekletirdim, kahvaltı hazır olmadan, hepimiz sofraya oturacak hale gelmeden onu doyurmazdım. Kahvaltı prensibi gibi bir şeydi bu. Deniz, zeytin yemez, peyniri, ancak omletin içinde kakalarsam ağzına sürer, ot, yeşillik salatası, çoooook aç olacak ki, ancak o zaman yer. İyi de, onu çooook aç hale getirecek sabır, yani Eren’deki anne sabrı yok ki bende. “Ehhhmııehhhh” dediği anda organik ekşi mayalı ekmeği verdim eline, kahvaltı hazır olana kadar oyalansın diye. Yoksa kahvaltıyı hazırlatmayacaktı bana. İyi de Eren de zorluyordu beni, gayet de hazırlıyordum kahvaltıyı. Demek sabır eşiğim düşmüş. Bu da Deniz’le alakalı değil, tamamen benimle ilgili, anneliğimle de değil! Olabilir, her çocukta annelik de değişiyor, e çocuk değişik, normal değil mi?

 

Normal mi? 

 

Değil mi?

 

 

Deniz 1,5 yaşında, Eren 1,5 yaşındayken neredeyse iki lafın belini kıracaktı, 5 kelimeli cümleler kuruyordu. Deniz tek kelimelerde hala ve kaygı, bana sağdan soldan basmaya başladı. “Neden cümleye geçmedi bu çocuk hala?”, “Şu kendini yerlere atmaları da bana pek normal gelmiyor.”, “Hımmmm, şu otizm belirtileri nelerdi?”, “Hımmmm ‘Erkek çocuk geç konuşur derler, ama sizin içiniz rahat değilse, buna aldanmayın, hemen bir uzmana görünün ki, tedavi gecikmesin!!!’ diyor internette, kitaplarda vs. Yasin, böyle yazıyor, e bu çocuk hala tek kelimelerde, bir de böyle atıp atıp duruyor kendini bazen, bu bana normal gelmiyor!” dedim, Yasin’in içine de kurdu soktum, ertesi gün, Yasin de internette hatim yapıp eve geldi, “Ben okudum, Deniz’de bu belirtilerin hiçbiri yok! Boşu boşuna sorun ediyorsun” dedi. “Ben içimi rahatlatmak istiyorum, evet! Hiçbir şeyi olmayabilir, inşallah da öyledir ama bunu bana bir uzman söylesin” dedim. Cerrahpaşa’daki bir çocuk nöroloğundan randevu aldık, öyle böyle, 3 ay sonraya verdiler randevuyu. O gün gelip çattı işte geçenlerde. Deniz ve bir ben, gittik sabah 08.00’de, tam da saatinde. Uzuuuun bir kuyruktan sonra bilgi işlemi yaptırıp o uzun ve dar koridordaki 100’e yakın kişi arasında yerimizi aldık. Önce hocanın asistanı görecekmiş bizi, şaşırtıcı derecede çabucak çağırdılar, yani 1 saat sonra filan. Sorular-cevaplar, Deniz’le konuşmaya çalışmalar, Deniz adamın suratına bakmadı, adam umurunda değildi daha doğrusu, o ilginç odayı keşfediyordu. Neyse odadan çıktık, tekrar beklemeye başladık. O çocukların hali, ailelerin yorgunluğu ama sabrı, beni bitirdi. Zaten Cerrahpaşa, tek başına beni mahvediyor. Hasta kimseleri görmesem de, bahçesine girmem yetiyor. Saat 10.30 oldu, gamlı baykuş bir teyze peşime takılıp “Yaaaa, birazdan hoca toplantıya gidecek bir de, yarım saat toplantısı var, 10.30’da girip 11.00’da çıkıyor, daha çoook bekleyeceğiz” deyip, beni cinnetin eşiğine sürükledi, “Yahu kadın, bi git, alnımdaki tere kaşlarım bile engel olamamış gözüme kaçıyor, kucağımda çocuk, puset çantanın ağırlığıyla düşmesin diye onu tutmaya çalışıyorum bir yandan, gücümü mü deneyeyim üzerinde” diyemiyorum, derin bir nefes alıp “Ya sabır” diyorum, kendimi bahçeye attığımda hüngür hüngür ağlıyordum, Pınar’ı aradım (Pınar Mermer), Bodrum’a taşındığını unutmuş (Zaten o an dünya üzerindeki her şeyi unutmuştum, her şey bir toz bulutuydu…), o an İstanbul’da olduğundan bi haber, ağlıyordum telefonda, “Sıra gelmiyor bir türlü Pınar, psikolojim alt üst oldu, ne yapacağım ben?”, “Tabi oradaki çocukları da gördün iyice kötü olmuşsundur” dedi, “Evvvet Pınar, başka bir şey yapamam mı? Çıkmak istiyorum buradan” dedim, “Tabi ki yapabilirsin, çık hemen oradan, şu an bir seminerdeyim, sen Karaköy’e geç, ben oraya geleceğim, Deniz’i ben görürüm” dedi. Üzerimden manda kalktı sanki, “Geliyorum” dedim. Tam hastaneyi terk ediyorum, babamın bir arkadaşını gördüm. Adam “Bu kadar beklemişsin, hocaya göstermeden çıkma bari, biraz daha sabret” dedi, geri döndüm o koridora. İlk defa gelenleri önce alıyorlarmış meğer, zaten bir bunu öğrenebildim, bir heves beklemeye başladım yine, tabi Deniz çıldırdı, kucak istedi, meme istedi, istemeyeceği tonla şeyi istedi. Anlatmadığım hikaye kalmadı. Oradan geçen bir anne, ağladığımı anlayıp “Yapabileceğim bir şey var mı? diye sordu. “Yok, sağ olun, biraz gerildim” dedim, “Nesi var?” dedi, “Bilmiyorum, belki de bir şeyi yok, sadece konuşması gecikti diye düşünüyorum” dedim. “Televizyon izliyor mu?” dedi, “Televizyonu açıp karşısına oturtmuyorum ama abisinden dolayı maruz kalıyor arada” dedim, “Hiç maruz kalmasın” dedi, benim kızım da, televizyondan dolayı konuşmuyordu, hoca ‘İzletmeyin’ dedi ve o günden sonra kelimeleri arttı, şimdi sadece kontrole geldik, şakır şakır konuşuyor” dedi ve gitti. Beklemeye devam ettik. Kapı açıldıkça, “Sıramızı öğrenebilir miyim? Çocuk çok sıkıldı, ona göre bi bahçeye filan çıkarırım” dedim ama cevap alamadığım gibi bir de terslediler. Bardağı taşıran damlayı da kapıp çıktım oradan. Babam zaten gelmişti hastaneye, onu da aramıştım çünkü “Lütfen çıkar beni buradan” diye, aldı bizi, Karaköy’e bıraktı. Biz bir şekilde Pınar’la görüşemedik, ayarlayamadık ikimiz de. 

 

 

Ne yazdım be. 

 

IMG_9201

Sonra, Eren’in sırtında, omurgasında bir şişlik fark ettim. Birazda kızarmış morarmış gibiydi sanki. “Düştün mü anneciğim? Ya da bir şey mi çarptı? Acıyor mu?” diye sordum, hayırdı, düşmemiş, çarpmamış ve acımıyormuş. Ama şiş! Fotoğraflarını çektim, bir iki tanıdık doktora gönderdik, USG çekmeden bilemeyiz ne olduğunu dediler. Çocukların doktorunu aradım, “Yarın bi getirin bakalım neymiş?” dedi. Normalde öyle “Getirin” filan demez. Yasin, “1 gün daha bekle, Kartal Devlet Hastanesi’ne götürelim” dedi, tanıdık vardı. “Peki” dedim. Gittik. Eren’i ortopediste gösterdik, röntgen istedi, çok şükür bir şey yoktu. “Ohhhh” dedik. Hemen peşinden Deniz için görüştük başhekim yardımcısıyla, “Önce çocuğun kendi doktoruna gidin, o yönlendirme yapsın” dedi ve Barbaros Bey’den (Ilıkkan) randevu aldık. Oradan çıkıp Barbaros Bey’e gittik. Deniz’i gördü, ben anlattım, “Televizyon izliyor mu?” diye sordu, sanki hastanedeki kadınla anlaşmışlar gibi, aynı cevabı verdim ben de “Abisinden dolayı bazen maruz kalıyor”, “Kalmayacak” dedi, “Hiçbir ekrana! Tablet, telefon, televizyon, hiçbirine! Her gün dışarı çıkın.“, “Peki! Evet, her gün sokaklardayız zaten, acaba geniz eti büyük olabilir mi? Doğduğundaki hırıltı hala geçmedi, uyurken horluyor resmen, belki bu da asabi yapıyordur?!”, “Geniz eti, bütün bebeklerde biraz büyüktür zaten ve 4-6 yaşa kadar da bu devam eder, sonra küçülmeye başlar. Daha rahat uyuması için, sürekli açık havada olun. Evin camları hep açık olsun. Evin ısısı 16 derece olmalı, gerekirse klima çalıştırın” dedi, “Camlarımız çok alçak ve tehlikeli, bu nedenle açamıyoruz ama ev sürekli hava alıyor camlar eski olduğu için vs. Tamam” dedik. Deniz’i inceledi, sorular sordu, cevaplar aldı ve “Zehir gibi bu çocuk” dedi, “Sadece daha çok aktivite halinde olacak, eve geldiğinizde yorgun bile olsanız, ‘Biraz oturayım, telefonumu kurcalayayım’ demeyecek, oturup oyun oynayacaksınız” dedi. Benim üzerimdeki 2. manda da kalktı gitti. Ben rahatladığım gibi, Deniz 3-4 kelime daha söylemeye başladı.

 

NOT: Eren’in sırtını da gösterdik Barbaros Bey’e, anlattık, “Bir şey yokmuş ama bir de siz görün” dedik, baktı, eliyle kontrol etti, “Keşke röntgen çektirmeseydiniz ama olmuş artık, bir şey yok” dedi. Zaten o röntgen olayına hiç içim sinmemişti ama düşünmemeye çalıştım.

 

 

NOT: Gitmişken Deniz’in ilk hepatit-b aşısını da yaptırmış olduk 1 Haziran Cuma günü. 1 Temmuz’da da 2. doz yapılacak karma aşıyla birlikte. Burada aklıma bir şey takılıyor. Eren’e doğumda hepatit-b yapmışlardı, 2. dozu hiç yaptırmamıştık, 2,5 yaşında karmayı yaptırmak için gittiğimizde, hepatit-b’nin antikoru hala vücundunda mı diye tahlil yaptırdık ve gördük ki, koruyuculuğu devam ediyormuş, “Gerek yok o zaman” demişti doktoru. Barbaros Bey’e sorduk o gün de, “Yine tahlil yaptırın, eğer antikor varsa gerek yok boşu boşuna 2. doza” dedi ama Deniz’in 1 ay sonra 2. dozu yapılacak. Acaba doğumda yatırmadığımız için mi tahlilsiz 2. doz istedi? Neyse, gidince soracağım. 

 

IMG_9287

 

4. kamburum da buydu ve gitti. Bu doktor kontrolünden 2 ya da 3 hafta önce, bir gece Yasin’le sohbet ederken, epey ağlamıştım. Ben Eren’le sokağa çıkar akşama kadar eğlenceli şeyler yapardım, Deniz’i sokağa neredeyse uyutmak için çıkarıyorum, o uyusun, ben de biraz oturayım, yazı filan yazayım, ama bu beni çok üzüyor ühüüüüüüü” diye iyice bir dert yandım, ağladım. Yasin dedi ki, “Derya bu çok normal, bir kere kıyaslama, Eren tek çocuktu ve ona daha kaliteli zaman ayırman çok normaldi, şimdi 2 çocuğumuz var ve 2, hatta 3 katı yoruluyorsun, dışarı çıkıp, Deniz’i uyutup dinlenmek istemen çok normal. Üzülme! İstersen yarın bilgisayarını almadan çık dışarı, Deniz’i hemen uyutma, puseti almadan biraz yürüyüş yapın, sağı solu inceleyin, koşun, hoplayın. Bir dene bakalım, belki daha iyi hissedersin kendini”. Ertesi gün, sabah kahvaltıdan sonra, Yasin’in dediklerini kulağıma küpe yapıp çıktım dışarı. Elele başladığımız yürüyüş kopuk uçurtmayla sonlandı ama çok eğlendik. Kitapçıya gittik, kitap okudum, o dinledi, bazen oynadı. Sonraki gün yine aynı şeyi yaptık, bu sefer biraz erken çıkmıştık, kitapçı açılmamıştı, kitapçının önünde “Oqqqu oqqquuuu” diye bağırmaya başladı, “Oğlum dükkan açılmamış, açılsın okuyacağım” dedim ama uzun süre alamadım dükkanın önünden, sonra ver elini İstiklal derken, biz bunu her gün yapmaya başladık. Kuş gibi hafifledim. İyi ki Yasin’le konuşmuşum. İyi ki beni böyle güzel dinlemiş, iyi benimle böyle güzel konuşmuş. Nasıl etkili oldu anlatamam.

 

 

Neredeyse o gün bugündür yazı yazmıyorum gibi bir şey. Yazmayayım ne olacak? Azıcık ödem yapıyor gerçi ama olur o kadar. Biraz da böyle upuzuuuuun bir yazı gibi yan etkileri oluyor. Olur olur o da olur.

 

 

Bir de öyle, yanımda yemeklerle filan çıkmıyorum dışarı, yapabilirsem organik cin mısır patlatıp koyuyorum yanıma, varsa badem filan. Hiçbir şey yoksa ve çok acıkırsa ve de öyle kuzu pirzola yedireceğim bir konforda değilsek, zaten de “siiiit” diyen çocuğa alıveriyorum bir simit. Bir keresinde çubuk kraker bile verdim. Ben ben, çocuğuma çubuk kraker verdim arkadaş. Allah’ım, beni beni Derya’nı ne hallere soktun sen?! Neyse, sonuçta çubuk krakerle beslemiyoruz çocuğu, bir kere yaptım evet ama bir daha olmadı.

 

 

 

 

İnsanın kendini bilmesi önemli, ben kendimi böyle yazdıkça ve konuştukça bilebiliyorum. Onun dışında, günlük koşturmalardan, kendimle ilgili düşünecek, olaylara dışarıdan bakabilecek pek fırsatım olmuyor. Evet, tek çocukluyken daha çok düşünebiliyordum, yaşadıklarım, başıma gelenler, önüme çıkanlar üzerine. Şimdi o kadar olmuyor. Olmasın ne yapalım.

 

 

 

 

 

 

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on Tumblr0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this pageHemen Paylaş

5 yorum

  • Derya hanim merhaba.sizi instagram üzerinden de takip ediyorum.benim de 2 oğlum var.buyuk oğlum 19 aylik olana kadar bırakın kelimeyi hece bile çıkarmadi. Ben de bir sürü uzmanla görüştüm bişey yok dediler.ve benim oğlum hiç tv de izlemiyordu.19 aylıkken ilk kez baba dedi.2 yaşından sonra kelime sayısı artmaya başladı ve 1 ay içinde bir kaç kelimeden cümleler kurmaya geçti. Inanamadim ben.tesaduf mu bilmiyorum ama 2 yaşından sonra Nilayo isimli bir çizgi film izlemeye başladı. Günde yarım saat falan.ve ondan sonra konuşmasi çok gelişti. Ölçülü olduğu sürece tv o kadar da kötü değil bence. Şu an 27 Aylık ve herseyi söylüyor.2. Oğlum şu an 15 aylik (evet araları 1 yaş:)) ilk kelimeleri 9 aylık söylemeye başladı. Bu erken konuşacak dedim ama onunda 3-4 kelimeden fazla söylediği bişey yok.ama ben şu anda çok rahatım. Birinci oğlumda yaşadıklarım beni böyle yapti:))

    Cevap Yaz
    • Ben televizyonun dezavantajını çok yaşadım Eren’de ve bunu teze dönüştürdüm resmen. Her çocuk farklı tabi, Eren’le ilgili durumu “Televizyonu kapatma kararı” yazımda yazmıştım. Bazı çocuklar çok etkilenmiyorlar evet. Ben biraz da fazla okudum galiba otizmle ilgili, o da beni kaygılı yaptı. Çok bilmek bazen iyi gelmiyor benim gibilere:)

      Cevap Yaz
  • Pelin tekken, hergun dışarı çıkar yürüyüş yapar parkta oturur gördüklerimizi sayardım. Yürümeye Başladıktan sonra hergun yürüyüşlere çıkardık parka giderdik. Yemeklerini uzun uzun özenle hazirlardin. Herseyi önüne koyar yemesi için cesaretlendirirdim (blw den bi’haber:) )
    Hamileliğim son Gününe kadar yine hep parkta sokakta idik birlikte. Parktaki Butun kadınlar banklarda oturup muhabbet edip hatta örgü Örerken ben sürekli pekinin pesinden kostüm oynadın kumalarda yuvarlandım.
    Sonra dogum o bu derken, şimdi ne pelinle bi yerlere gidebiliyorum ne de Mazhar’i özel olarak dışarı çıkarabiliyorum. He hergun Ablasını okula götür getir yapıyoruz ama onun dışında özellikle onu çıkarmıyorum.
    Bazen uyduruk Çorba kafasını kucağımda ayakta tezgahın üzerinde yiyip çıkıyoruz. Çantama biraz meyve biraz yoğurt atıp çıkıyorum hızlıca. Hep koşuyoruz.
    Bunlar hep ağır yükler. Biyerden patlayacak gibi oliyorum.

    Cevap Yaz

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*