Televizyonsuz olmaya çalışmak

Daha önce “Televizyonu kapatma kararı” yazısında anlattığım gibi, hala bir deney sürecindeyiz aslında. Yani şöyle, o dönem kapattığımız televizyonu, kararlı bir şekilde aylarca açmadık, bir de “Televizyonumuz çalışıyor ama dekoder bozuldu” gibi küçük bir yalan söylemek durumunda kalarak sürece başlamıştık. 

 

 

 

 

Bu durumu kabullenen Eren’in, kendi kendine televizyon açmayı da bilmediğinden, sabahları yanımıza gelip ya da günün belli saatlerinde ya da her sıkıldığında “Çizgi fiiiim izleyebilir miiiim?” gibi istekleri 2 günde son bulmuştu, bu çok iyiyiydi. Evde kurduğu oyunlar, yaratıcılık anlamında bir kaç kademe üste taşınmıştı.

 

 

 

 

 

Sonra zaman içinde, özel filmler almaya ve 2-3 günde 1 film izlemeye başladık. Güzel de bir film arşivi, koleksiyon mantığı oluştu ve filmlerine gözü gibi bakıyordu. Gel zaman git zaman, tam tarihini hatırlamıyorum ama, Yasin bir gün televizyondan çizgi film açmış, ben uyuyordum, televizyondaki reklamın sesine uyandım. Yasin’in gün içinde Eren’le geçirdiği süre çok sınırlı olduğu için, televizyonun Eren üzerindeki olumsuz etkilerini gözlemleyecek ve o olumsuzluklarla başa çıkması gerekecek pek bir pozisyonu olmuyor ve ben de bunu anlatarak, o birebir yaşamadan Yasin üzerinde çok etkili olamıyorum. Haliyle içinde bulunduğum durum daha da zorlaşıyor, zorlaştı.

 

 

 

 

 

Dekoderin bozuk olduğunu düşünerek durumu kabullenen Eren, TV çizgi filmi ile tekrar eski haline döndü ve bu sefer, daha bilinçli taleplerle gelmeye başladı, “Anne 1 film koyabilir miyiz?” derken, “Ben televizyondan çizgi fiiiim istiyorumm” demeye başladı. Bu çok kötüydü. Boşa kürek çekmiştik, çekmiştim. Televizyonun hayatımızda olmadığı onca ayda bana sürekli kitaplığından kitaplar getiren çocuğumun ev içindeki sosyal alanı, yine televizyonun olduğu salona kaymaya başlamıştı. Bu beni üzüyordu, çünkü oğlumu iyi, çok iyi tanıyordum. Televizyon onu kötü etkiliyordu ama bunu sürekli “Hayır televizyon açamayız” diyen bir anne (Dünyanın en kötü polisi) olarak ona dikte etmeye çalışmaktansa, daha başka yollarla başarmışken, tekrar, “Hayır” cı olmak hem beni çok yoruyor (Az yoruluyormuşum gibi) hem Eren’i daha agresif yapıyor. Nasıl bir agresyon sergilediğini yazmıştım yukarıdaki pembe linkli yazıda.

 

 

 

 

 

Bir anne, çocuğunu çok iyi tanır, eğer onunla yeterince vakit geçirebilecek imkanı varsa, kriz anlarını, hangi durumlarda neler yapabileceğini, neye ağlayıp, ne için kendini yerlere atacağını çok iyi bilir. Örneğin, bir yere gideceksek ve ilk defa yapacağımız bazı şeyler varsa, Eren’e onu önceden, biraz da canlandırarak anlatmamız gerekiyordu, çünkü anlatmadığımızda, gittiğimiz yerde (Hastane olabilir), herhalde birçok farklı şey gördüğünden, kafasında bir sürü soru sıralandığından ve hepsiyle başa çıkamadığından mıdır nedir?! Bağırıp, ağlayıp, çok zorlanacağımız davranışlar sergileyebiliyordu. Buna çözüm olarak, hep öncesinde anlatmak gibi bir yol bulmuştuk. Bodrum’a gideceğimiz ve ilk defa uçağa bineceği zaman, bir bir tüm evreleriyle anlattım yolda Eren’e ve bu sayede 2 çocukla çok rahat bir yolculuk yaptım. Eğer anlatmasaydım, orada çılgınlar gibi koşacak, “Annnnneeeeeeeeeaaaaahhhh baaaak ne var buradaaaaa?” diye bağıracak ama çok bağıracaktı, bu çok da fena bir şey gibi görünmüyor olabilir ama 2. bir çocuk ve çantalarla benim çok zorlanacağım bir şey, ki bunun ağlamalı modeli de olabiliyor benzer durumlarda, bilmediği, kalabalık ve kapalı ortamlar stres yaratıyor çocukta belki bilemiyorum. Onun her türlü merakını gidermesini bekleyebilmem için 3 saat önceden havaalanına gitmem gerekiyordu, öyle bir vakit de yoktu. Orada Eren’i de zor durumda bırakıp çekiştirmekten ve “Hadi”lemektense, ben kendimce böyle bir çözüm bulmuştum. Bu Eren’e giden yoldu ve ona giden yolda bir şifre daha çözülmüştü.

 

 

 

 

 

 

Televizyon konusuna geri dönecek olursak, televizyonun tekrar açılmasıyla bumerang gibi TV krizimiz geri dönmüştü ve ben artık bununla baş etmeye çalışmak istemiyordum. Eren’le sürekli “Amaaa televisssyonumuz çalışıyor, kötüsün anne, çok kötüsün” ya da “Babam açmıştı ama, sıkıldım sürekli o fiiiimleri issslemekten” gibi ağlayarak bağırmalar eşliğinde isyan ediyordu bu duruma. “Tamam, filmciye gidip yeni filmlere bakalım, hem koleksiyonumuz da genişler” dediysem de ikna edemez oldum ve ben “Çok kötü anne” oldum. Bu beni çok üzüyor, yıpratıyor, sürekli bu lafları duymak kendimi sorgulatıyor, oysa o çok yanlış bir adres. Sürekli kendimi suçlamak benim sık yaptığım bir şey olsa da dışarıdan bakınca, kendime haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Bunu, onun iyiliği için istediğimi nasıl anlatabilirdim?! Deniz’leyken de birebir zor ilgilenebiliyorum, önceden olsa, hemen televizyonun önünde yere oturup oyun kurmaya başlardım ve Eren’e “Kapatıyorum televizyonu” demekten çok daha etkili bir yöntem olduğunu biliyorum, ben demeden gelirdi yanıma ve o sırada ben zaten kapatırdım, umurunda olmazdı, OYUNUN GÜCÜ!

 

 

 

 

 

 

Tüm bunların yanında, başka evlere gittiğimizde televizyon açılmasına hiç karışmadım, orası başka bir yerdi ve her evin kuralı, yaşam şekli farklıydı. Başka evlerde izledi ama o da bunu bildi. Konuşmadan bildi (Hani evde dekoder bozuktu ya). Bu olabilirdi, benim için sakıncası yoktu, çünkü Eren de bir sorun çıkmıyordu. Başka evlere gidiyorsak o evlerin kurallarına uyabilirdik, bu basitti, aynı şekilde bizim evimize gelenlere de, söylememiz gereken şeyler varsa, kibarca bahsettik, daha çok ben bahsediyorum gerçi (Kötü polisim ya:).

 

 

 

 

 

Yasin’in o ilk televizyon açmasından sonra, Eren’le didişmelerimiz başladı, arttı diyeyim ya da… Zamanla televizyonu kendi açmayı öğrendi ve ben Deniz’i uyuturken, “Korkuyorum” bahanesiyle, içeride sessizce televizyon açıp izliyordu. Ben de gidip kapatıyordum ve “Korkuyorsan gel odanın kapısında otur oyuncaklarınla, Deniz’i uyutunca da birlikte oynarız” diyordum ama bu ciddi bir sorun yaratıyordu aramızda. Hala o süreçteyiz. Babaannesi evdeyken, “Hazır annem Deniz’le duruyorken Eren’i dışarı çıkarayım” diyorum mesela, mümkün değil gelmiyor, babaannesine televizyon açtırmanın yolunu buluyor çünkü, dışarı çıkaramıyorum, “Gel hava alalım, scooter bin, kitapçıya da gideriz” filan diyorum ama yok! “En sonunda, tamam gelme ama televizyonun kablolarını sökeceğim” diyorum, “Hayıııııır televissssyonumuz kırılırrrr” diye ağlıyor, “Oğlum ne kırılması, kablosunu çıkaracağım sadece” diyorum ama ağlıyor, kabloyu çıkarıp, dekoderin kartını da alıyorum. Sırf annemi de zora sokmasın diye ama bu sefer bilgisayardan açtırıyormuş. Eşek kafalı.

 

 

 

 

 

Televizyonu kapattım diye cıyyak cıyyak bağırıp ağlayan Eren’le, sırf bu sebepten yaşadıklarımız beni çok yıpratmış olacak ki, bazen Yasin’i arayıp “Bu televizyonu sök ve lütfen götür bu evden yoksa ben kıracağım bir gün” diye celalleniyorum. Hatta bazen Yasin bile bu duruma geliyor, “Söküp götüreceğim televizyonu evden artık” filan diyor. Yasin’in bunu diyebilecek boyuta gelmesine sevineyim mi? İşler bu raddeye geldi diye üzüleyim mi? Evet, şaşırdım.

 

 

 

 

 

Bu Eren’di. Her çocuk böyle mi? Tabi ki hayır. Arkadaşımın yeğenleri mesela, “Azıcık otursunlar da bir kafa dinleyelim” diye televizyon açtıklarında asla bakmıyorlar ya da en fazla 15 dakika. Mesela Deniz, abi muhalefetinden, televizyonla erken tanıştı ama umurunda değil. YAŞASIN.

 

 

 

 

… ama Eren, işte tüm bu süreçte bir deney yapar gibi birçok şey test edebildim. Şunu  denemeye cesaret edemedim ama bıraksam sanki hiç durmadan, kör olana kadar izleyebilir. “Ben denemedim” diyorum ama 2 gündür babaannesinde kalıyor ve orada bu deney de vücut bulacak gibi. Orası babaannenin evi olduğu için müdehale edemem ama eve gelince nasıl bir şey yaşayacağız korkuyla karışık merakla bekliyorum.

 

 

 

 

 

İtiraf ediyorum, çok tırsıyorum. Tam da “Televizyonu kapatma kararı” yazımın ana sebeplerinden dolayı.

 

 

 

 

 

Şimdilerde ise aklımda, evin düzenini değiştirmek var! Bizim evde yemek yediğimiz salonla oturma alanı ayrı, ortadan bir kapıyla birleşiyor. Mutfağa en uzak olan taraf, oturma alanımız, bir yanı, yani mutfağa daha yakın olan salon, yemek yediğimiz yer. Televizyon ise, oturduğumuz alanda ve yeri sabit gibi bir şey, yani, televizyonu söküp, yemek yediğimiz tarafa takmak zor, çünkü öyle uygun bir alan yok! Ondan sebep, oturma alanını, yemek yediğimiz tarafa taşıyıp, masayı diğer tarafa götürmeyi ve o tarafta, konfor sağlayacak hiçbir koltuk, berjer bırakmayı düşünmüyorum. Yasin izlemek istediğinde bir berjeri o yöne almamız ve ayağını uzatması için de pufu koymamız yetecek. Bu şekliyle de, yemek yediğimiz yer, mutfağa en uzak nokta olacak, taşı dur artık yemekleri. Bilemiyorum nasıl olur ama deneyeceğim. Du bakalım.

 

 

 

 

 

 

 

…çünkü, mutfağa bomba düşmüş efekti verse bile, hatta mutfakta adım atacak yerim kalmayana dek dolapları dökse(ler) bile, onlarla daracık bir alanda, birlikte, daha sakin olmayı, önce Eren’in mutluluğundan, sonra onlarla olmaktan çok mutlu olduğumu hissettiğimden, seviyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

… çünkü, o renklere boğulduğunda, yaratabildikleriyle heyecanlandığında, çok ama çok mutlu oluyorum. Yaşadığını hissediyorum ve o da hissediyor, çünkü deneyimliyor…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

…çünkü, “Şimdi ne yapıyorsun Eren?” dediğimde, “Balonun içini boyuyorum, bak! Sarı oldu” diyerek, değişik boyama noktaları keşfetmesine bayılıyorum. Daha sonra o balonun içine su ve çeşitli malzemeler doldurup, ilginç sesler çıkarmaya çalışması, onun çocukluğuna nasıl bir güzellik katıyorsa, benim ruhuma da aynını katıyor.

 

 

 

 

 

 


 

 

…çünkü, her yere sticker yapıştırdığında “Bazı yerler belirleyelim istersen, sadece o duvarlara yapıştır, ne dersin?” desem de, evin her yerinde o hayvanlarla karşılaşmaktan ve hatta sabah, burnumun ucu, iki kaşımın ortası, ensem ve vücudumun çeşitli yerlerinde stickerlerle uyanmaktan mutluyum. Böylelikle Deniz’le, hayvanları çalışacağımız çok fazla belirleyici noktamız da oluyor.

 

 

 

 

 

 


 

…çünkü, evin yol geçen hanı olan koridoru bu hale getirdiğinde, toplarken ne kadar zorlansam da, “Onun karıncalar için kurduğu şehri bozuyorum şu an” ezikliğiyle “Bugün bir karınca şehri kurdu, nasıl da mutlu oldu, ne de güzel anlattı…” sevinci birbirine karışıyor. Enfes oluyor.

 

 

 

 

 

 

…çünkü yemek yapmak için mutfağa her girdiğimde, migrenli bile olsam, tencerelerle kurdukları orkestraya, dansla eşlik etmeyi seviyorum. Evet bazen kafam kazan gibi oluyor ama diğer taraftan hoşuma da gidiyor. Gürültü yapıyor olmaları, uyuşuk bir şekilde, bir ekranın başında olmalarından çok daha kıymetli benim için. Benim için, Eren’in televizyon karşısında, donakalmış halde ekrana bakmasından çok daha kıymetli evi başıma yıkmaları. Eğer bir şey çocuğuma uyuşma etkisi yapıyorsa, ben o şeyi sevmiyorum. Deniz ameliyattan çıktığında nasıl da boş boş bakıyordu bize, hiçbir farkı yok televizyonun Eren’e yaptığı şeyle. Bir anne olarak, ben büyüğümde bunu gözlemliyorum.

 

 

 

 

 

 


 

 

 

 

 

… çünkü, onun bu aralar merak saldığı satranç üzerine düşünmesi, satranç kitabını kurcalaması, “Deniz oyunumuzu bozmadan, gündüz nasıl oynayabiliriz?” gayreti, Deniz’in kafasını karıştırmaya çalışma taktiği, satrancını yastığının altına koyup uyuması, mutfakta yemek yaparken beni sıkıştırıp satranç oynamaya ikna etmeye çalışması, yani bir oyun için devinimi, benim için evet zaten ama bir çocuk için aslında çok kıymetli.


Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on Tumblr0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this pageHemen Paylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*