Deniz’le ve iki çocukla ilk tatil

Biz tatil planını önceden yapabilen bir aile değiliz. Yasin’in işleri nedeniyle hep son dakika planlarıyla tatile gidebiliyoruz. Bu sene, İzmir Özdere tarafında karar kılabildik. Şu her şey dahil modeli bir tatil köyü Maxima Paradise Resort, 4 yıldızlı falan filan…



“Gece yolculuğu yapalım, çocuklar uyusun, bizim için de rahat bir yolculuk olsun” istedik ve akşam 20.00 civarı evden çıkmıştık.



Deniz’in yemeklerini bozmadan muhafaza edebilmek için bir termos arayışındaydım ne zamandır, çünkü sabah pişirdiğim yemek, -o günü dışarıda geçiriyorsak- akşamına ekşiyordu. Önce Bostancı Sanayi’nin oradaki Hello Baby’ye uğradık, sonunda termosluyduk artık, ben kuş gibi hafif çıkabildim yola. Düşünsene, sabahtan akşama kumsaldasın ve yemeğin ekşimeyecek, bebeğin doyacak… 🙂 Yolda da ekşimeyecek, hiç ekşimeyecek! Öyle deme, mühim konu.


Neyse, gece yolculuğu, 8 saatte durmadan gideceğin yolu, maksimum 11 saatte götürüyor, çocukların uyuması ama senin uykusuz kalıp sağa sola çekip şekerleme yapmanla da tamamlanıyor… Yaya yaya 11 saat! Diğer türlü, iki çocukla, yine 8 saatte gideceğin yolu, bu sefer maksimum 11-12 saatte gidiyorsun ama “Çişiiiiim geeeldi”, “Susaaaadım”, “Offf oturmaktan çok sıkıldım”, “Kaaaarnım acıktııııı”, “Müzik dinlemek istemiyoruuum”, “Yüzüme güneş geliyoooor iiiiiiiiiiiiiiiiii” ve “İiiiiihehehehe (Deniz’in ağlaması)”, “ıhhhhhhhhhh (Kakası)”, “AAAAAAaaaaaaaaa çığlığı (Acıkması)” da eklenince, o 11-12 saat, “sabahlar olmasın”a dönüyor. Senin çişin gelmiş, karnın acıkmış, popon koltuğa yapışmış, terlemişsin… Pehhh. Bunun yanı sıra, sakin kaldıkları anlar da oluyor tabi canım ama yok, gece yolculuğu en makbulu.




Neyse vardık tatil yerine, saat sabahın körü, bizi otele almadılar, bildiğin dış kapının da dışında bekliyoruz. Bir biz, bir de başka bir ÇOCUKLU aile. Yok artık. Çocukluyuz biz ayol, belli işte geceden çıkmışız sakin sakin gelelim diye. Neyse, Yasin arabaya geçti uyumaya, ben çocuklarla indim arabadan ,Eren’le sağı solu inceliyoruz, Eren arada arızaya bağlayıp “Artık tatile gideliiiim” diyor, “Geldik ama içeri girmek için 2.5 saat beklememiz gerekiyor” deyince bende şalter attı. Güvenliğe gidip “Hemen bir yetkiliyle görüşmem gerek” dedim, “Konu neydi?” dedi 🙂 “hah sabah sabah sen beni güldürdün Allah da seni güldürsün e mi? İki lafın belini kıracağım kendisiyle” demedim valla “Siz arayın, ben görüşeceğim” dedim. 5 dakika sonra kahvaltı sofrasındaydık. Diğer aileyi de içeri sokabildik.





İlk birkaç gün, deniz kestanesinden çok korkan ben, denize yaklaşamadım bile, kumsalın oraya uyarı yazmışlar “Dikkat! Deniz kestanesi var!” diye. Sonra, “Yok, bu böyle olmaz, buraya gelip havuza girecek değiliz herhalde, hem havuz çamaşırsuyu gibi kokuyor, yok yok…” deyip en sonunda deniz ayakkabılarıyla girip kuma varacağımız bir yer tespit ettik. Yehhhu:) Hem orada 20m2 kadar bir duba da vardı, arada Deniz’i ve Eren’i o dubaya çıkarıp dinlenebiliyorduk da. En güzeli de, Eren’in simitine koyduğum Deniz oğlumu, tam da denzin içinde emzirdim. Allah’ım o nasıl güzel bir şey. “Keşke telefonum olaydı, fotoğraf da çekeydik şu güzel halimizi” dedim durdum içimden hep. Sonra susturdum ve “An” a bıraktım kendimi, Deniz’imi… Eren’in simiti, Deniz’in kafasına kolumla destek vermem gereken noktada çok işime yaradı, kolum çok ağrımadığı için, denizde olmamızın da etkisiyle deliler gibi emen ve memeyi hiç bırakmak istemeyen Denz’i de belim ikiye ayrılana kadar emzirebildim. Al sana, tam da emziren annenin yaz tatili için tavsiyenin alası. Yapmadan gelme! Kıyıda otururken de yapabilirsin aynısını, dalgalar bebeğinin saçlarını yalayıp gider. Nasıl ama? O sırada,  “Aman fotoğraf çektireyim, dur poz vereyim” diye kıvranırken, “An” ın büyüsünü kaçırabilirsin, imaknın yoksa, zorlama! Kendine, nefesine ve bebeğine odaklan. Her şeyi unut gitsin. Yap işte, tatil bunun için en güzel yer.




Günün koşturmacası; yemeğe git, deniz’e gir, çık, kuru, kuma gömül, kaka temizle, otelin mutfağına girip Deniz’e taze yemekler pişir, Deniz hastalansın, pişirdiğin yemeklerin yüzüne bakmasın, sinir ol, akşam yemeğinden maksimum 2 saat sonra ikisini de uyut (Ki, ilk akşam ben üçünü de uyutup odayı terk ettim, tek başıma, otelin bir türlü bağlanmayan internetiyle 45 dakika uğraştıktan sonra vazgeçip, sahile gittim, dalga sesleriyle kitap okudum… Ayyyy nasssıl güzel şey o öyle. Uykum gelene kadar odanın yakınından bile geçmedim:)) takip eden günlerde ise, çocukları odada bırakıp Yasin’le dolaşıp kafa dinleme şeklinde bir rutin oluşturduk. Akşamları çocukları odaya satıp, gündüzleri de bazen ikisini birden Yasin’e sattım, bir kahve filan içtim tek başıma, hem de kaynar kaynar. 🙂



Çamaşır, ütü, kısmen yemek, temizlik, çocukları parka götürmek için bilmemkaç kat ve bilmemkaç basamak merdiven düşünmeden… Tatil gibi işte.


Eren, ilk 2 gün havuz kenarında durmaktan keyif alsa da, hemen dibimizdeki kumsalı gördükten sonra kaçıp kaçıp denizin dibinde, kumlarla ve taşlarla olmak istedi hep. Bu beni çok mutlu etti, “Çocuk işte” dedim, “En güzelini, en iyisini biliyor hep.”



Otelin mutfağına girmeye yeltenmeden önce aşçı başıyı gördüm ve sordum, “Zeytinyağlılarınıza şeker koyuyor musunuz?”, “Evet” dedi. Püh! “Hani belki mutfağa girmeme gerek kalmaz, zeytinyağlılardan yediririm, yoğurt, meyve derken tatili bitiririz.” diyordum ama



ve devam ettim, “Ben bebeğime yediremem, o halde mutfağa girip yemek pişirmem gerekecek, sizin için de uygundur umarım”, “Tabi olur” dedi, çok mimik kullanmadan -gülümseme de dahil-, “Kahvaltı ve öğlen yemeği arasında boş olur buralar, o saatlerde gelin” dedi ve tam o saatlerde görev yerindeydim. Malzemeleri söyledim, sızma zeytinyağının olduğunu söylemişlerdi, bir kasede onu getirdiler, yemeği ocağa koydum ve restoranın çevresinde dolandım pişene kadar. Piştiğinde de termosa koyup uzaklaştım oradan. Sanki işlerine engel oluyormuşum gibi rahatsızdım hep mutfağa girdiğimde.



Bir sonraki gün, şef garsona aşçı başıyı sordum, “Mutfağa girmem gerekiyor” dedim, Gülerek ve biraz tedirgin, “Aaay çıldıracak şimdi” dedi. “Nasıl yani?” dedim ama cevap alamadım, başladım içimden söylenmeye, “Ben bayılıyorum sanki tatil yerinde mutfağa girmeye, eşek kadar bıçaklar, tencerelerle ayarı kaçmış yemekler yapmaya, denize gireceğim yerde mutfakta soğan sarımsak doğramaya… Te Allah’ım ya, bir kere çocuğuma o şeyleri yedirmediğim için saygı duymalılar…”  Nasıl biledim kendimi, oysa adam sadece “Çıldıracak şimdi” demişti. O aşçıyı çağırana kadar yüzümden düşen bin parça oldu, aşçı geldiğinde, onun da yüzünden aynı parçalar düşüyordu, sıkıntı olmadı yani. Birkaç gün sonra sızma zeytinyağı dedikleri yağın tenekesiyle karşılaşıp, aslında onun riviera olduğunu ve zeytinyağı olarak sadece bunu kullandıklarını öğrenecek, Kuşadası’ndan kuzu kıyma çektirip, köy tereyağı, kabak, yeşil mercimek vs alacaktık.


Maxima, dışarıdan baktığında güzel, hatta bazen havalı, dekoratif olarak şık ve rahat bir resim çiziyor, evet, öyle de ama detaylara baktığında açık veriyor, ki kumsal detay değil, işin aslı! Tatile gidiyorum ve denizden çıkmak istemiyorum ama kumsal çok bakımsız, belki sezon tam olarak başlamadığı için öyleydi ama otelin doluluk oranı %99’du. Bu, sezon burada başladı demek oluyor. Şezlonglar çok pis ve temizlenmesini istediğinde, “Bazılarının işi bıraktığını” dinlemek zorunda kalıyorsun, hatta şezlong temizlemeye girişiyorsun. Plajın olduğu bölümde, havuz başına oranla hizmet yarı yarıya düşüyor; en basitinden plajda Türk kahvesi içemiyorsun, makinenin sunduğu seçenekleri tercih etmen gerekiyor. Animatörler tatlı, eğlenceli insanlar ama bazılarının dilinin kemiği yok, bir tanesi Yasin’i plaj voleyboluna davet etti de, Yasin çocuklarla zor olduğunu söyleyince”Abi sen halledersin boşuna tribe giriyorsun” dedi.



Başta tüm detayları görüştüğümüz Anı Tur ile “aile odası” istediğimizi defa defa konuşmamıza rağmen standart odaya yerleştirilmemiz konusunda şikayetimizi bildirdiğimizde, “Özür dileriz, bizim hatamız, isterseniz şu tarihte (Tatilin bitmesine 3 gün kala) sizi aile odasına alabiliriz ancak fiyat farkı ödemeniz gerekiyor” gibi bir yanıt alınca, sinirim tavan yaptı. “Hangi hakla?”, “Biz zaten bunu ödeyecektik, başta konuşmuştuk, bizim haberimiz olmadan fiyatı düşüren, bize bu odayı veren sizsiniz, zaten mağdur olmuşum, tüm odayı 3 gün kala taşıyacağım, bir de fiyat farkı mı ödeyeceğim? Hayır efendim. Ayrıca biz genç insanlarız, çocuklar uyuyunca televizyon izleyeceğiz, kitap okuyacağız, dışarı çıkıp geleceğiz belki, aynı odada ışık açamıyoruz küçük uyanacak diye, dışarı çıksak hırsız gibi giriyoruz odaya, karanlıkta üst baş değiştirmeye çalışıyoruz, daha detaya gireyim mi?” dedim ama “Çok üzgünüz, yapabileceğimiz bir şey yok” dediler. Şaka gibi. Koskoca tur şirketi, rezil rüsva olmayı göze alıyor ama müşteri memnuniyeti için birazcık masraf yapmaktan kaçınıyor. “Değiştirmiyoruz kardeşim odayı, bu da ilk ve son olsun” deyip kapattık telefonu. Odada dönemiyoruz, yatak çift kişilik değil, tek kişilik iki yatağı birleştirmişler ve o da zırt pırt kayıyor, Deniz gece uyanınca ortamıza alıyoruz, çocuğun kolu bacağı araya kaçıyor, emzi araya düşüyor, sabaha kadar 5000 kere kalkıp yattak ittirip kaktırıyoruz. Eren’in ranzası, Deniz’in park yatağı, bizim yatak, boncuk gibi dizilmiş halde bitişik, gece Eren’e ulaşmamız için, bu sefer de Deniz’in yatağını ittirip kaktırmamız gerekiyor, e bu sefer Deniz uyanıyor, sürekli bir itiş kakış geceleri… Odaya pusetle girdiğinde dönemiyorsun, geri geri çıkman gerekiyor ama “Fiyat farkı”ymış, asıl sizin bize fiyat farkı ödemeniz lazım, oda da akrobasi yaptık 10 gün. A aaa ama çok sempatik dekore edilmiş, Yani Yasin’le çocuksuz bir tatil olsaymış sıkıntı çıkaracak bir oda değilmiş.



Neyse, tatil mi? Tatil.



İyi tarafları da yok değildi, mesela puset sürerken hiç zorlanmadık, hatta Eren de zorlanmadı, her yerde bu ayrıntı düşünülmüştü, akşamları çocuklar için mini disko vardı ve çocuklar bunu çok seviyordu.


Bir gün dolaşalım dedik, Kuşadası diye çıktık, Instagram’da sormuştum, Kuşadası’nı çok önermediler, kendimizi Şirince’de bulduk. Bol bol dut şurubu, kumda pişmiş Türk kahvesi, meyve şarapları içip döndük. Çok matah bir yer değil ama güzel. Cunda’nın Deniz’siz ve mezesizi gibi.

Başka bir gün, gözümüzü karartıp Kuşadası’ndaki long beach denen, uzuuuun plajdaki Davutlar Plajına gittik. Eczanedekiler bir yer tarif ettiler, “Orada bir market var, onun hizzasından denize doğru inin, oralar çok güzeldir” dediler, marketi bulduk, markettekiler de, “Sola doğru yürüyün, 300 mt sonraki yerde oturun, orası iyidir” dediler. Gittik! Allah’ım o nasıl güzel bir deniz. Kum da kum. Bir çocuklu ailenin yanına konuşlanmıştık, ne iyi oldu, onlarla bol bol sohbet ettik, hatta Yasin denize girdiğinde “Deniz’i ben tutayım, siz de eşinile yüzün” dedi, şimdi adını unuttuğum tatlı anne. Onların çocuğu ve Eren harika anlaştılar, akşama kadar kumda denizde oynadılar. Ben de ilk defa Yasin’le denize girdim. 🙂


NOT: Yukarıdaki bebek havuzunu şişirdik, Deniz’i de içine koyduk ama durmadı, emekleye emekleye dışarı çıktı hep, şişirdiğimiz gibi kaldı tatilin son gününe kadar. Hareketli bir bebeğiniz varsa tavsıye etmem.
Bir başka gün de, Aydın’a, bir akrabamızın köyüne gittik, bahçelerinden meyveler topladık, çok güzeldi.


10 günlük tatil için çocuklara 5’er çift kıyafet, yanıma, küçük bir kavanoza deterjan, minik krem ve şampuan şişelerime leke çıkarıcılar koydum, arada birkaç parça çitiledim orada da. 🙂 Tatil dediğin…


Valizde çok yer kaplamasın diye, hepimizin şampuanlarını da küçük şişelere aktardım, koca koca şeyleri yanımda taşımak istemedim, üzerine de cd kalemiyle, kimin şampuanı olduğunu yazdım, hepsi de küçücük bir çantaya sığdı.

Tatil, hem de iki çocukla, sadece bir koşturma, peşlerinde gezmekten enseyi haşladık Yasin’le, el değmiyordu 3. gün. Ayyyy hakkını yemeyeyim, ütü, ev işi filan da yoktu evet ama başbaşa bir tatil gibi de değildi. Öyle yayım yayım yayılamıyorsun, güneşlenmek yok, bir kere güneşleneyim dedim, buradakinin aksine sudan çıkmayan Eren’e bir cesaret gelmiş, simiti olmadan girivemiş boynuna kadar ve çığlık atarak bağırıyor, “Annnneeeeeee imdaaaaat ihohohohohoh baaaaak kendi kendime girebiliyoruuuuum. Angara’nın bağları da büklüm büklüm yollarıııı, ne zaman hoş oldun da kaldıramıyon yollllaaaarıııııı” diyerek zıplıyordu. İyi boğulmadı.


Yazıyı yayınladıktan sonra aklıma gelenler: Deniz, tatilin ikinci günü hasta oldu, burnu çeşme gibi aktı durdu, denize girdikçe daha da aktı, hiçbir şey ama hiçbir şey yemedi meyve haricinde. Geceleri klimayı 18 derecede tuttuğumuzda sabaha kadar uyudu ama sürekli fık fık ses geliyordu kendisinden. Bir gece Yasin, “Derya bunu 20 yapıyorum” dedi, çünkü k.çımız donuyordu gece, “Yap ama uyanır” dedim ve kendini gerçekleştiren kehanet gibi uyandı. Tatil bitimine kadar 18’le devam ettik, yorganlara sardık kendimizi de öyle uyuyabildik. Bu da böyle biline.
Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on Tumblr0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this pageHemen Paylaş

1 yorum

  • Merhaba Derya Hanım,

    Çok güzel bir yazı olmuş.Kahkahalar eşliğinde okudum yazınızı 🙂
    Bazı bölümleri çok komik.Bana çok iyi geldi şuan.
    ellerinize sağlık.

    Benim de bir oğlum var.Deniz’den 1 ay kadar küçük sanırm.
    Bakalım bizim tatil nasıl geçecek.Merakla bekliyorum 🙂

    Bu arada biz sizinle daha önce de mailleşmiştik.Anne sütü bağışı ile ilgili.
    Ben dolapta biriktirdiğim sütleri beklettim bi süre.
    Daha sonra işe başlayınca,dolaptaki sütler çok işime yaradı.Hatta şuan hepsi bitti.

    Cevap Yaz

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*