Tatile gittik geldik

Neredeyse sessizce çıkardık tatili de aradan. Bana yetti mi? Kesinlikle Hayır! Hatta dönerken “1 hafta daha kaçarız” diye döndük ama bu 1 hafta bebekten sonra mı olur, önce mi bilemedik. Şimdilik yakın yerlere hafta sonu kaçamaklarıyla idare edeceğiz sanırım.

 

 

 

Bir de 30 haftalık, bel fıtıklı halimle uzun araba yolculuğunu kaldıramayacakmışım gibi geliyor. Uçakla gitsek, çok bağlı kalıyoruz… vs.

 

 

 

Neyse. Dalaman’la başlayan tatil hayalimiz, benim uzun zamandır gitmek istediğim Ayvalık Sarımsaklı ile nihayete erdi. Muazzam bir deniz, çoğu kimse için buzzzz gibi olsa da benim için olması gereken ısıda. Tamamen kum. Çocuklar için çok ideal. Kumda oynamak, hemen derinleşmeyen denizde yüzmek, anne- baba için de, ayaklarına sürekli bir şey batmadan çocukla ilgilenmek için çok uygun bir yer. Plaj, yine kum ama çöplü bir kum! Sanıyorum, denizin bu kadar güzel olması, otellere de, insanlara da bir saldım çayıra rahatlığı vermiş. Adam kumsalda çekirdek çitleyip çöpünü kuma saplamaktan, sigara içen, izmaritini kuma gömmekten, dondurma yiyen, çöpünü, “2 dk. şurada dursun, sonra atacağım” havasıyla, kumda bulduğu taşın altına iliştirmekten hiiiiiç rahatsız değil. 2 dk. sonra da o çöpü atmayacak. Bildiğin ayak yapıyor.

 

 

 

Tüm o çöpler, biz kumdan kale yaparken elimize geldi. Eren’in elinden kaç kere sigara izmariti aldık bilmiyorum. Rüzgarda da denize uçuştu hepsi. Biz de Eren’le denizde, karada çöp topladık resmen.

 

 

 

 

 

Neyse, kaldığımız otel Zeytinci Olivera, ehh işte bir yerdi. Yemekler idare eder, etmese de “Ne de olsa birkaç gün sonra döneceğiz, arıza çıkarma” deyip yedik içtik. Her şey dahil bir sistemin benimsendiği ama Türk kahvesinin ücretli olduğu bir otel. Yani “HER ŞEY” dahil değil. Resepsiyon personeli çok yardımcı ve güler yüzlü ama aynı şeyi restorandaki personel için söyleyemeyeceğim. Amatörler! Sezonun darlığından dolayı profesyonel personele ulaşamadıklarını öğrendim. Bizim kaldığımız oda geniş, balkonlu ve denize bakıyordu. Benim için odanın balkonlu olması nedense çok önemli. “BALKON” kavramı çok önemli hayatımda belki ondan. Koşuyolu’ndaki evimizde, küçüklüğümden beri tüm yazlarımız balkonda geçti. Evin iç kısmını zaruri ihtiyaçlar için kullandık; yemek pişirmek, uyumak, tuvalet ihtiyacı vs gibi. Kendi odamız, babamın kaldığı oda için söyleyebilirim ki, klimalar sürekli sorun çıkardı. Buz dolabının soğutmasında da problem vardı. Söylediğimiz anda hemen bir ekip geldi, buzdolabını değiştirdi, klimayı tamir etti. Klima sonra yine bozuldu, yine tamir ettiler filan. Hemen telafi etmeye çalışıyorlar gerçekten ellerinden geldiğince. Hiç olmasaydı odamızı değiştireceklerdi. Gerek kalmadı.

 

 

 

 

Otelle plaj arasında bir yol var, ama bu yol hiç de rahatsızlık verici değil. Plajda, kuma basmadan belli bir yere kadar gidebilmen için tahtalardan yol yapmışlar. Kabin ve duş var ama, en azından bizim otelin önündeki plajda tuvalet yok. Olsa da, girilebilir miydi emin değilim. Bu nedenle Eren için yanımızda boş pet şişelerle gezdik. Kaka geldiği anda da (Hep Yasin) koştu imdadına. Yine de, Eren’i tuvalete yetiştiremeyiz belki diye, her ihtimale karşı yanımda boş poşet taşıyordum kaka için. Ne olur ne olmaz.

 

 

 

 

 

Görümcemin kayınvalidesi Meryem Teyze, Avustralya’dan gelirken Eren’e mayo takımı getirmişti. Sağ olsun. Mayo şort ve kapalı, kısa kollu bir üst mayodan oluşan takımı gördüğümde “Bu üst o sıcakta pişirir herhalde çocuğu” demiştim. Yanılmışım. O üst kurtarıyor çocuğu. Hem güneş kreminden, hem güneşin zararlı ışınlarından. İyi ki varmış o mayo üstü, elim ayağım oldu tatilde. Meryem Teyze’ye ne dua ettim.

 

 

 

Bir tek, denize girerken çıkarabilirmişiz üst mayosunu, biz çıkarmadık, unuttuk aslında. Çünkü denizde çok fazla hareket etmediği ve üzeri kapalı simitte olduğu için karın ve göğüs kısmı hep ıslak kaldı. Çıkınca da kuruyana kadar ıslak… O ıslaklıktansa, denize sadece şortuyla girip, çıktığında, yine güneşten korunması için, hem de sıcak sıcak giydirebilirdik.

 

 

 

 

 

 

 

Otelin önünde, tam yemek yediğiniz yerde hatta, geniş bir çim alan var. Çocuklar buraya bayılıyor. Aileler hem yemeklerini yerken hem de çocuklarını takip edebiliyorlar, bu anlamda çok gerekli ve hayat kurtarıcıydı.

 

 

 

 

Yolculuk, giderken uzun, dönüşte ise kısa sürdü. Giderken, Bandırma’da indikten sonra, bir referans ile uzun ve sürekli yol yapım çalışmasının olduğu bir yolu tercih etmiştik ve 2 saatlik Bandırma yolculuğundan sonra dur-kalk 7 saat daha gitmiştik. Bodrum’a giderdik, o kadar. Dönüşte Edremit Susurluk yolu üzerinden Bandırma’ya ulaştık. Yol nefisti. Kısa olan her yol gibi…

 

 

 

 

 

Yasin’in kardeşi, kardeşimiz Osmaner de bizimleydi ve Eren Osmaner’le oynamaktan, onunla denize girmekten çok hoşlanıyordu. Acayip eğlendiler birlikte, kahkahalar eşliğinde. Babasına kene gibi yapışık gezme konusunda ise, geçen seneden geri kalır yanı yoktu. Yoğun iş temposundan sonra, yoğun çocuk mesaisi başladı yani Yasin’in.

 

 

 

 

 

 

Unutmadan, ilk gittiğimiz günün akşamı, akşam yemeğini yerken Eren Taşdiken masada uyuyup kaldı. Yasin’le Osmaner puseti getirmeye gittiklerinde bir teyze beni tek yakalayıp “Bu çocuk uyumuuuuuuuuuuuuuuş” dedi, “Biliyorum” dedim. “Amaaa yazıııııııııııık” dedi, “Hmmmm” dedim. Teyze konuşmasına devam etti, ben de etrafı seyretmeye başladım. Sonra bir ara vazgeçti ve olay yerini terk etti. Şu meşhur teyzeler, her yerdeler, ne alemler…

 

 

 

 

 

 

Bu arkadaş jet skiye bindi! Babasıyla… Tın tın gidip geldiler… PEH

 

 

 

Bizim başımız kel mi? Evet, Yasin’in kel ama benim kontenjanımdan saçlı sayılır:)

 

 

 

 

Bir gün de Cunda Adası’na gittik. Taş evler, butik oteller, sokaklar, kafeler Alaçatı’yı andırıyor. Balıkçıda yediğim mezelerin muazzamlığını ise tarif bile edemiyorum. 12 çeşit meze sipariş etmişizdir ve 1 tanesi bile “Ehh işte” değildi.

 

 

 


 

 

 

 

“Taş Kahve’ye gitmeden olmaz”mış, gittik. Kahvenin içi- atmosferi gerçekten çok güzel. Çok yüksek bir tavan, tavanın her bir köşesine yuva yapmış ve içeride çılgın gibi şakıyarak uçuşan kuşlar var. Kahvenin müziği onlardan soruluyor gibi.

 


 

 

 

 

Bi pozlar bi pozlar…

 

 

 

 

 

 

 

 

Bense, koca göbeğimle, hayatımda ilk defa mayo giymenin (Bikiniye nasıl alışmışsam) görgüsüzlüğünü yaşadım. Zırt pırt, her ayna gördüğümde mayolu fotoğrafımı çektim. Hepsi bir yana, hamile fotoğraflarımın çekileceğini de unuttum. Miray, tatil dönüşü fotoğraflarımı çekti. “Göbeği görmek istiyorum” dedi, “Hay hay” dedim ama o da ne? Göbeği bana sonradan takmışlar gibi duruyor. Ben zift gibi kararmışım, göbek bembeyaz. Tam komedi. O fotoğrafları da başka bir yazıda paylaşacağım. Sadece küçücük bir kopya vereyim (GÖBEKSİZİNDEN) 🙂

 

 

 


 

 


 

Bu da mayo görgüsüzlüğünün resmidir!

 

 

 

Tatilde Eren’in Yasin’e yapışık olmasından faydalanarak biraz fazla tek takıldım. Çişi-kakası geldiğinde Yasin’le gitti hep, zaten artık ben tuvalete oturturken ciddi anlamda zorlanmaya başladım. Denize her girdiğimizde illa babasını da istedi. “Baba da baba, illa baba”cı olunca ben de elim mahkum azıcık rahata erdim. Bol bol yüzdüm, hem kilo kontrolü için hem de doğumun kolaylığına hizmet etsin diye, bir de bayılıyorum yüzmeye denizde.

 

 

 

 

Bizde çocukla tatil böyle geçti.

 


Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on Tumblr0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this pageHemen Paylaş

3 yorum

  • Olay yerini terk eden teyze, hayret, ikinci çocuğu fark edip derin mevzulara girmemiş 😀 Oğluma hamileyken çıktığımız tatilde kızımı görüp, “E bu daha çok küçük, bi tane de karnında var yavrum be” diyen teyze geldi aklıma da yazmadan geçemedim 🙂

    Cevap Yaz
  • Ben de geçtiğimiz ay Bodrum’da göbeğimi ve kucağımdaki 15 aylık kızımı gören turistlerin anlam vermeye çalışan bakışlarını unutamıyorum:) O kadar hareketliydim ki göbeğimi yemeklerden şişti sanıyorlardı herhalde 🙂

    İkinci doğmadan iyi ki gitmişsiniz tatile.

    http://www.abrabebika.blogspot.com/

    Cevap Yaz

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*