2. çocuğum

Şimdi şöyle başlayayım, Deniz oğlum olacak çocuk, yok yok, Deniz yavrusu, ağzını burnunu yediğim evlat, ikinci baharım, bana anneliğin daniskasını yaşatan, hem büyük lokma yediğimi hem de büyük laf konuştuğumu her saniye ispatlayan, “Bir yürüse rahatlayacağım, o da rahatlayacak” dediğim, şimdi badi badi yürüyor.

 

 

İlk kelimesi “Derya”, “Deeeeya”, çok sinirlenince “Laaaaalaaaaa”, panikleyince “Deeeeyeeeeeeeaaaaaaa”(ıslıksı bir çığlık eşliğinde). Eren de “Anne”den önce “Derya” demişti. Çocuklarım sanki bana “Önce Derya’sın” demek istiyorlar(dı). “Anne yokken Derya vardı”, “Kendini hatırla, unutma!” der gibiler. Canlarım.

 

 

Okura NOT: Aralarda Eren’den de alıntı yapıp hafif “Kıyas”a giriyor gibi gözükecek olsam da, maksat kıyaslamak değil, iki anneliğim arasındaki benzerlik ve farkları görmek istediğimden. Hepi topu iki çocuk tecrübem olduğu ve “Önceki neler yapıyordu, peki ben ne yapmıştım?” ı hatırlamak, bir gözden geçirmek için arada yapıyorum bunu. 5 çocuğum olsaydı, sanırım kıyas yapacak vaktim, bir de buraya yazacak halim kalmazdı.

 

 

 

 

 

Çocuklarıma NOT: Aman diyeyim ileride bu yazıları okuyup “Annem sana daha iyi bakmış, ilk çikolatanı bilmem kaç yaşında yemişsin, ben 1 yaşında organik bitterle tanıştım sayende (Deniz’e)”, ya da “Deli misin oğlum, ben o çikolata için 40 takla atıyordum, sen daha şanslısın, sayemde erkenden çocuk milletinin zevk kaynağıyla haşır neşir oldun… (Eren’e)” ya da “Annem beni 2 ay ancak emzirmiş, sen 1 yaş 2 aylıktın hala emiyordun hatırlıyorum (Kim bilir daha ne kadar devam edecek?). Dişlerin çıktıktan sonra ısırıp duruyordun hatta, kadıncağız bağırınıyordu… (Eren’e)” ya da “Annem seninle saatlerce yerde sürünürmüş, yok algıların gelişsin diye ne oyunlar oynarmış, kitaplar okumuş her gece doğduğun andan beri… Ya ben, senin yüzünden 15 dakika ağladığımı biliyorum odada, annemi çağırıyordum da senin kıçını silecek diye tuvaletten çıkamamıştı, kitap okuyacak oluyor elletmiyorsun sayfaları… (Deniz’e) demeyiniz birbirinize.

 

 

 

Çocuklarımın kulağına küpe: Anne çocuğunu farklı sevmez! Farklı muamele ettiyse bu, dönemin şartlarıyla, tecrübelerinin getirilerini – götürülerini, kendi çocukluğunda yaşadıkları ve yaşayamadıklarını bir araya koyup güncellemeye çalışarak içinden nasıl geldiyse, dış etkenlere göre zaman zaman değişiklik göstererek sergilemek zorunda olduğundandır. Anlaşıldı mı?! Sessizce okumaya devam edin ya da blogumu terk edin evlatlar.

 

 

 

 

Devam ediyorum, şimdi bizim bu Deniz, bildiğin yer mantarı ama yürüyor. E Eren 1 yaş 1 haftalıkken yürümeye başlamıştı, hatta Deniz kadarken epey derdini anlatıyordu, iyi bir kelime dağarcığı vardı. Deniz Ekim ayının 20’li günlerinde yengeç gibi yan yan yürümeye başladığı gibi şimdi patır patır evi dolaşıyor, hepi topu, “Deeeeeeeya”, “Baba”, “Pop, poap, Aop (TOP)”, Ku (kuş)” diyor ama benim çenemden düşmüyor. Büyüdü, o da büyüdü, yürüyor artık, yaşasın…

 

 

 

Yataktan inmeyi öğretmiştim kaç ay önce, yüzüstü dönecek, ayaklarını aşağıya sarkıtacak ve çarşafa kene gibi yapışarak (Bu kendi tarzı) ayaklarının üzerine basacak, bazen de popo üstü düşecek. Öğrenmişti, iyi gidiyordu, ama bu aralar, sanki korkuyor, böcek gibi yatakta köşelere kadar gelip, poposunu dönüp, tek ayağını göstermelik uzatıyor, sonra geri tırmanıp tekrar tur atmaya başlıyor, köşe kapmaca oynuyoruz kendisiyle, ben yatağın etrafında onun peşinde dolaşıyorum, o inecek gibi yapıp hoop filmi başa sarıyor. Son birkaç gündür, ayak ucumuzdaki park yatağına gidip, yatağın kenarını tutuyor, kendini garantiye alıp, önce yatağın altındaki bazanın kenarına basıyor, sonra iniyor. Daha güvenli geliyor sanırım orası ama her yüksek yerin dibinde bir park yatağımız yok! Yüzüstü dönerek inmeye geri dönüş yapması gerekiyor. Bugün 10 kere filan tekrarlattım bu hareketi, ama ıı-ıhh. Neyse, vardır bir bildiği.

 

 

 

Yine aynı Deniz, bildiğiniz bir yaka iğnesi ya da bacak kenesi, pijama indirici, hayatımdaki her şeyle arama girmeyi sevici (Yasin’le, Eren’le, bulaşıklarla, yemekle…) Benim başka odaya geçmeme tahammülü olmayan bir çocuk. Bu yürüyor halinden bir tık önce, çok hızlı emekleyebilme özelliğine sahipti, tam evden çıkacağımız sırada hızlıca hazırlık yapmam, odadan odaya, oradan mutfağa, banyoya koşturmam gereken işte o anda, benim mutfağa gitmemle atağa geçip, tam mutfağa yaklaştığı sırada oradan odaya doğru koşmamı hazmedemediğinden koridorda “Yetişemiyorum ulaaan” der gibi ağlıyordu. Şimdi yürüyor da, çok şükür azıcık bu isyanları duruldu sayılır.

 

 

 

Mutfakta yemek yapıyor olmama, tuvalete gitmeme (Altıma mı yapayım anlamadım ki?!!), bulaşıkları yerleştirmeme, onunla ilgili olmayan her şeye gıcık oluyor gibi. Mutfakta her ne yapıyor olursam olayım, 2-3 saniyede bir pijamamı çekiştirmek zorundayım, çünkü aşağıda sürekli paçalarımdan ya da diz hizamdan tutup aşağıya doğru indiriyor. Ocağa gidiyorum, hemen altıma, fırının düğmelerine geliyor, lavaboya geçiyorum, lavabonun altındaki dolabı indiriyor, bulaşıkları 2 metre öteden suya sokup makineye yerleştiriyorum. Bulaşık makinesini açıyorum, kirlileri koyacağım, direk kapağa çıkıyor, o kapak bir gün elimizde kalacak. “Makine yıkasın, birlikte boşaltalım Deniz, şimdi pis burası” diyorum ama çoğu zaman anlatamıyorum. Çekmeceyi açıp, kahvaltı bıçaklarını alıyor, “O hayır Deniz” diyorum en ciddi ses tonumla ama inadına bıçakları alıp bir de ucundan tutuyor. Eşek kafalı. Eren’e 1 kere “Hayır” derdim ikiletmezdi, bu sıpa inadına yapıyor, hoş Eren de şimdi pek “Hayır”dan anlamıyor, pardon işine gelmiyor ama (Uzuuun bir yazının konusudur bu)…

 

 

 

 

İkisiyle birlikte her gün dışarı çıkamadığım, onlara hava aldırmayı çok isteyip bazen evden çıkmayı beceremediğim için Deniz bu aralar balkona taktı, kapı açık kalmışsa eğer anında balkona çıkıyor, oradaki süpürgeye de takık, elinde süpürge, bağırıyor “Aaaaaahhggg”, “OoooooooooOOOOOO”, bazen gülüyor, çok mutlu oluyor, imkan dahilinde D vitaminini de havasını da alıyor sonuçta ama balkon pis, her çıkışı bir banyo demek (Belim galiba fıtık demiş miydim?)!

 

 

 

Ek gıdaya geçtiğinden beri beni benden alan Deniz çocuğum, Eren’in aksine beyaz peynir, yoğurt, kefir gibi bu üç beyazları hiç sevmeyen, ağzından tüküren bir çocuk. Bir dönem sadece köy domatesli bol yeşillikli salata ile kahvaltı etti, bir dönem sadece zeytin yedi, yumurtaya ağzını sürmezdi, sonra onu sadece tereyağında omlet haliyle yemeye başladı, bu sefer zeytini kesti. Kuru dut atıştırmaya bayılırdı, Ambar’a gidip gidip organik kuru dut alırdık, stok bile yapmıştım, onu da kesti, olabilir tabi, sıkılabilir ama gırtlak konusunda nabzını tutamıyorum ben bu çocuğun. Bu aralar patlamış mısırcı! Organik cin mısır alıyoruz artık Ambar’dan:) Kaseyi kafaya dikmek suretiyle yemekten ve tüm mısırları kafasından aşağıya dökmekten hoşlanıyor, ayyyy canıııım, elektrik süpürgesiyle kardeş kardeş oturuyoruz koridorda ve evin çeşitli yerlerinde. Bir de kahvaltıda bizim çaylara taktı. İlla çayımızdan içmek istiyor, Yasin de bir paşa çayı hazırlıyor ona, çünkü “Sıcak” diyoruz, eliyle dokunup bunu hissetmesine izin veriyoruz, bu seferde fincanın sapından tutup içmeye çalışıyor, çayı sıcak içmeyi sevenlerden. “Aman çay içmesin” diye bir dönem sahaya ıhlamurla çıktım, bu da Yasin tarafından bardağını olduğu gibi bırakarak sessiz protestoyla karşılandı. Artık sabahları bir ıhlamur, bir siyah çay demliyorum. Az işim vardı, mikemmel oldu. Türk kahvesini de artık tek başıma içemiyorum, onun uyumasını bekliyorum, uyumuyorsa da gizlice içiyorum, yakalandığım vakit onu da kafasına dikiyor.

 

 

 

 

 

 

 

Ayrıca, ben Deniz çocuğumla birlikte, çocuğun ağzına zorla yemek sokmaya çalışan, bunu bazen başaran, bazen eline yüzüne bulaştıran bir anneyim artık. Bu hallere de mi gelecektik?! Gelecekmişiz. Hani sadece yemese, yemesin, vallahi zorlamayacağım, hem bana da zor geliyor ona yedirmeye çalışmak ama bu arkadaş hem yemeyip hem açlıktan ağlıyor, bu sefer kucağıma yapışıyor. Ne yani, onu beğenmedi diye başka yemek mi pişireceğim? Yok daha neler… Eren‘in de yemediği dönemler olmuştu ama ağlamıyordu da, zaten bir diş çıkarma döneminde iştahı kesiliyordu, onun dışında kendimi dilimlesem yiyecekti zaar. Ben derdim ki “Çocuğunuzu zorlamayın” aha da o büyük lafı yuttuğum gibi reflü yapmaya başladı. Tamam, parkta bahçede peşinden koşup yine yedirmeyeceğim (Mİ ACABAA?), yok yok yedirmeyeceğim ama yemek saatlerinde azıcık zorlayabilirim. Bunu yapmamın en büyük ilk nedeni, biraz önce de dediğim gibi yemeyip bir de açlıktan ağlaması, diğeri de, tadına bakmayı reddettiği yemeği, bir kaşık zorla ağzına sokmayı başardığımda çok beğendiğini fark etmem. Tamam her yemek için geçerli değil bu ama çoğunu ilk hamleden sonra yemeye başlıyor. Elim mecbur kalıyor vallahi. Bir dönem de, sadece taze pişmiş yemeği yiyordu paşam, haspam… Bir gece önce, “Aman akşamdan pişireyim de sabaha paçamda Deniz’le zor oluyor” diye pişirdiğim yemeği yemiyordu da, o gün pişirdiğim aynı yemeği yiyordu. Hırrrrrrr!!!


 

 

Bitmedi. Yine şu sıralar, yemeği kaşığa benim doldurmam şartıyla, kaşığı eline alıp kendi yiyor. Bu güzel bir gelişme mesela. Ben vermek istediğimde kabul etmediği yemeği, kaşığı eline verip “Tut Deniz kaşığı” dediğimde yiyor. Hımmm, acaba işin sırrı bunda mı? Du bakalım bu aralar da bu taktiği deneyeyim.

 

 

 

Yani anlayacağın, tecrübe dediğin bir HİÇ, bir çocuk daha doğurmana bakıyor sudan çıkmış balığa dönmen. “La ben bunu yapamamışım, ilki olmuştu, bu niye böyle çıktı?” soradurayım ben, o beni şekle sokuyor, disiplin denen şey, sadece Eren için geçerli kurallar dizisi. Eren 40 günlükken kendi kendine uyumayı çoktan öğrenmişti, Deniz efendi geceyi bizim yatakta noktalıyor. O park yatak, sadece birkaç saatliğine yatak!

 

 

 

Deniz birçok tecrübeyi (Tatlı-tatsız) Eren’e göre daha erken yaşadı; ilk karma aşısını da Eren’in yaşından önce oldu, ilk organik bitterini de Eren’e göre daha erken yedi, ilk ev yapımı patates kızartmasını, ilk beyaz ekmeğini de ve daha nicesini de…

 

 

 

İyi ki doğurmuşum ikisini de…

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on Tumblr0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this pageHemen Paylaş

1 yorum

  • Ne güzel yazmışsınız, sanki bizim evi anlatmışsınız:) bizimkilerin arası 22 ay ve evet ikisini de çok seviyorum ama anneliğim her ikisinde de farklı, şartlar çok farklı çünkü. Neyse hepimize kolay gelsin. Bir de ikisine tek başınıza nasıl baktığınızı yazsanız, ben pek beceremiyorum da:( sevgiler

    Cevap Yaz

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*