Eren Eren…

Eren kocaman oldu.

 

 

Dün sabah, bir şeyi yapmasıyla ilgili konuşuyorduk “Ben yapabiliyorum anne, artık öğreniyorum” dedi. Benim dudaklar iki yandan eğildi, Eren “Neden üsüldün?” diye sordu, “Üzülmedim, duygulandım” dedim, “Hee” dedi. 🙂 Onun deyimiyle “Sopet ettik”.

 

 

Geçen akşam, her zaman yaptığım gibi ağayının altına soktum burnumu, tüm suratımı kapladı ya la… “Ne zaman büyüdün arkadaş sen?” dedim, “Yemek yedim büyüdüm” dedi. “Hmm, yemek yiyince mi büyür insan?” dedim, “Evet” dedi.

 

 

Eren hareketli bir çocuk, yani görenler öyle diyor, ben alıştım herhalde onun temposuna. O, öyle hızlı hızlı bir onu, bir öbürünü yapmaya çalışırken, olaya dinginlik kazandırmak ve biraz da “Hızını keseyim, kontrol edebileyim” diye, “Bak Eren şöyle yapalım” diye başlayıp önerimi sunuyorum, aslında bu cümleyi kurduğumu bir zaman sonra fark ediyorum, çünkü Eren, bir zaman sonra, “Hayır, Eren, şimdi unla oynayamayız!” gibi bir şey söylediğimde “Bak Anne, şşşşşşööööööyyyyyyyyle yapalım.” deyip, asıl kendisi bana önerileriyle gelmeye başladı. Suratı da öyle bir hal alıyor ki bunu söylerken, sanki üniversitede hoca kendisi.

 

 

 

Ben ona, dişlerini fırçalamasıyla ilgili yönlendirme yapmak isterken, klasik, onun karar vermesini teşvik edici iki seçenek sunuyorum. İkisi de diş fırçalamakla ilgili, “Eren, dişlerini fırçalamaya Şimşek’le mi gideceksin Şimşek’siz mi?” gibi, sonuçta o karar vermiş oluyor ya hani:) (Gerçi artık yemiyor ama) heh işte, Eren de bana “Anne, hamurlarla yerde mi oynayayım, sepada mı?” diye soruyor. Kararı ben vereceğim ama o “Kesinlikle” hamur oynayacak! (SIPA).

 

 

…ya da “Anne kağıtları mı boyııiiim (ı-i diftongu) kayuyu mu, kapıyı mı?” , seçeneklere bak hizaya gel!


 

 

Kendisi sıpa olduğu kadar degüstatör de… Herhangi kurulu bir sofraya ilk teşrif eden, tüm ikramları tek tek, ellerini daldırmak suretiyle tatmasıyla tanınan 4 harfli insan evladı.

 

 

 

Geçenlerde, Özgürlük Parkı’nda Demir’in doğum gününe gittik, Demir’in minik pastaları geldi ve Eren için oyun bitti, masanın başında, pasta kutusunun açık olan kenarından soktu burnunu, kaldı orada yavrucak. Ayıramıyoruz. “Ama anne çok seviyorum” diyor, izin vermeyeceğim filan mı sandı nedir?! “Tamam oğlum, bekle, herkes gelsin, Demir mumunu üflesin, sen de yiyeceksin” dedim ama yok! Çocuk pasta çıkana kadar, tırmanma halatına popom popom gitmeye çalıştı ama çok zordu bu onun için, iki tırmandı, yine pasta kutusunun başında aldı soluğu. “Seni, burnun pasta kutusunun içindeyken de çok seviyorum uleeeen” demek istedim de diyemedim.

 

 

 

Akşam uyku saati geldiğinde, kâh Deniz’i emzirerek, kâh yalnız yanına uzanıp kitap okuyarak uyutmaya çalışıyorum ve pazarlık başlıyor. “Anne, gece olunca sen yanımdan gitme oluuuur muuuu?”, “Anneciğim, benim de yatağımda yatmam gerek, yoksa burada ayaklarım uyuşuyor iki büklüm”, “O saman, bak anne şöyyyyle yapalım, yukarı doğru yat (Sırt üstü demek istiyor)”, “Öyle de belim ağrıyor anneciğim”, “Ama sen gidersen ben korkarım, beni canavar yeeer!”, “Tamam, canavar gelirse, beni çağır, hemen gelirim”, “Gelmiyorsun, ‘Anne’ diye baaaarıyorum, duymuyorsun”, “Olur mu anneciğim, duyuyorum ama cevap veremiyorum baban ve Deniz uyanmasın diye ve bazen Deniz’i emziriyor oluyorum, onu yatağına koymam zaman alıyor, onun için gecikiyorum sadece biraz”, “Hmmmm”, “Sen bana 1 kere seslen, ki kimse uyanmasın, ben de rahatça gelip yanına yatayım olur mu?”, “Tamam”. Gece oluyor, Eren, “Anneee yanıma geleeer misin?!”, duyuyorum ama daha “Şşşşşşşt” diyemeden ben, “Anneeeeeeeeeeeee”, “Şşşşşttttttt”, koridora çıkmış yürürken, “Annneeeeeeeee YANIMA GEEEEEEELLLLLL” diyor ve Deniz de içeriden ses veriyor. “E be oğlum, ne ses var sende, Deniz de uyandı” diyemiyorum, “Gel bizim odaya gidelim, Deniz de uyandı” diyorum. Yastığını, kitabını, arabalarını da alıyor, bana da “Suyumu da sen alar mısın?” diyor. Takım taklavat çıkıyoruz yola, “O elindekileri başucuma koyacağım ama tamam mı Eren, yoksa yatağa sığmayız, Yasin var, Deniz, sen, ben… Tamam mı?”, Koridorda “Tamam” deyip saniyeler sonra yatağa vardığımızda, “Ben kitabımı isssstiyoooruummm ve arabalarımııııııı” deyip ihaleye fesat karıştırıyor. (SIPA’nın önde gideni). Yatağı 4’lediğimiz, sağa sola dönemediğim yetmiyormuş gibi, bir de her yanıma arabalar batıyor. Bu dönememe meselesinden bir Eren efendi nasibini almıyor, işine gelmiyor, fıldır fıldır yatağın içinde. Dar alanda dönme dolap çocuk. Yasin mıkırdanmaya başlıyor, “Eren bi dur be oğlum” diyor, Deniz desen durumdan hiç hoşnut değil, ben, Deniz’e nefes aldırmaya çalışıyorum. Bu ara bir de burunları tıkalı diye cam açık yatıyoruz, oda buzzzz ve tüm bu antreman içinde, bir de o yorganı hepimize yetsin diye çekeleyip duruyoruz. Ne o? UYUYORUZ! He canım he, uyuyoruz. Gece sporu yapıyoruz buzzz gibi odada. Hala da inandıramıyorum Barbaros doktoru, “Bizim ev çok soğuktur” diyorum, “Derece söyleyin bana diyor, “Gece soğuğunda sokakta yatmak gibi” diyorum, “İnanmam” diyor. Dur ben bu yazının linkini de bir göndereyim.

 

 

 

 

Hani, Televizyonu Kapatma Kararı almıştık, o vakitten beri, benimle daha çok mutfakta! Ben, dağınık mutfakta yemek pişiremem örneğin, makine doluysa önce onu boşaltmalıyım, sonra yemek, kahvaltı ya da her neyse… Çocuk durumu benimsemiş. Çooook aç uyandığım bir sabah, “Amaaaan bu sabah da makine boşaltmayacağım, önce kahvaltı, ölüyorum açlıktan” diye için için mırıldanırken, geldi Eren efendi, açtı makineyi, başladı boşaltmaya. “Eren çok açım, önce kahvaltıyı hazırlayalım oğlum” dedimdi ama dinletemedimdi. “Anne bak, önce makineyi boşaltalım, sooooonra kahvaltı edelim. Ne dersin?”. Zaten ne desem boşaltacak o makineyi, “Gık” diyemedim daha, boşalttık, mutfaği topladık, ben açlıktan çocuklarımı yiyeceğim, çocuk nizam derdinde. İyidir iyi… Bulaşık makinesini boşaltıp, yemeğe yardım ediyor, sofrayı hazırlayıp topluyor, tabakları da kırıyor arada, takım bozuldu filan ama olsun. Olacak o kadar.

 


 

 

 

 

Taaa, tuvalet eğitiminden bu yana süregelen mahremiyet meselesini Eren iyice kaptı gibi. Bir de bu aralar çok severek okuduğumuz bir kitap var, “Bedenim bana ait” (Bir Dolap Kitap, burada çok güzel anlatmış kitabı ve genel zihniyetin durumunu). Bu kitapla da her şey yerli yerine oturdu, hatta daha fazlası oldu. Mahremiyet dışındaki meselelerde de Eren kitaptaki gibi “Yapma! Bunu istemiyorum” diyor. Ben de kalakalıyorum. Ne yaptık sanki be oğlum?! Neyse, tuvaleti geliyor, e gidiyoruz, o oturuyor, ben çıkıyorum ama bazen, o oturuyor, ben de öyle dikiliyorum karşısında (Çıksana be kadın, ne işin var çocuğun tepesinde?) ve Eren “Anne!”, “Efendim oğlum”, “Çıkar mısın? Burası benim özelim. Ama kapının dışında bekle!” diye komut veriyor. (Ne demiştik? Heh SIPA). “Aaaa tabi” diyerek terk ediyorum tuvaleti, ama kapının dışında bekliyorum. Eğer kaka yapıyorsa “Bitince haber ver” diyorum, hep diyordum ve önceden “Bittiiiiiii” diye bağırırdı, şimdi ise kendi siliyor, “A-aaa harika silmişsin, dur ben bir de ıslak mendille sileyim” diye tekrar bir üzerinden geçiyorum, haaa, bu arada da dil pabuç, “Ben silmiştim anneee, neden sen de siliyorsun?”, “Oğlum evet, çok güzel silmişsin de ıslak bezle silince daha temiz oluyor sanki he?”, “Hayır, ıslak istemiyorum”, “Tamam, kurularız”, “Hayır kurulama”, “Offf Eren, iyi kurulamayız”.

 

 

 

Bu gibi diyaloglar…

 

 

 

Artık bazı günler, okul çıkışı arkadaşlarına gidiyor, oradan alıyoruz akşamları. Çok değişik bir duygu gerçekten. Bazı akşamlar da arkadaşları bize geliyor. Geçenlerde, -bu okula ilk başladığı zamanlarda, sınıftaki neredeyse tek kız arkadaşı Belis’in adını sayıklardı gece gündüz- Belis geldi bize annesiyle, Eren bir mutlu bir mutlu. Sonraki her akşam “Anne, Belis Ünver bise gelsin, ben en çok Belis Ünver’i seviyorum.”, “Anne Belis Ünver bise gelsin miiiii? Bizde uyusun” deyip durdu.

 

 

 

… ve bir akşam, servisten Eren’i alıyordum ki, Belis’le göz göze geldik, “Belis, bir akşam bize gel olur mu?” dedim, “Bu akşamm mıııııııııı?” dedi tek kaşını kaldırmış muzip muzip bana bakarak. “Yani, bu akşam olmaz herhalde, annenle konuşmadık” dedim ama Belis diğer kaşı da kaldırmış bana bakıyor, elini emniyet kemerine attı veeee, “Dur!” dedim “Anneni arayacağım”, ben daha Bikem’i ararken Eren Belis’in elini tutmuş, koltuktan indirmişti bile onu. İkisi de serviste, karşıma dikildiler, Allah’ım inanamıyorum, büyüdüler de ev gezmesi istiyorlar ve hatta birlikte uyumak… Bikem telefonu açtığında, ben, kucağımda Deniz, karşımda Eren-Belis, bildiğin emrivaki yaptım kadına, “Bikem ben senin kızı alıyorum” dedim, “Neeee? Ben de eve geçiyordum, hay Allah”, “Sen rahatına bak, istersen biz getiririz Belis’i akşam”, “Yok, yok, bir eve gideyim de, gelirim ben de” dedi ve o akşamı Limonlu Bahçe’de noktaladık. Çok güzeldi ama böyle zamanlarda ayrılmaları ayrı bir olay oluyor. İlla biri birinde uyuyacak, akşam olunca herkesin evine gitmesi fikri çocukların hoşuna gitmiyor. Benim de gitmezdi, kusana kadar devam etmeliydi…

 

 

 

 

 

Çok mu karmaşık bir yazı oldu? Vallahi iki gündür bitirmeye çalışıyorum, çok da şey var Eren’le ilgili, kafam oldu allak bullak… Eren, idare et oğlum.

 


Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on Tumblr0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this pageHemen Paylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*