Adımı tarihe yazsınlar…

“Çocuğunun kolunu çıkaran anne” olarak yazabilirler tarihe mesela. Müstahak bana.

 

 

 

Geçtiğimiz cumartesi, evde normal bir gün geçiriyorduk Eren’le. Yasin işe gitti, biz de koridorda yere oturup zıplayan topla oynadık, eğlendik, güldük…

 

 

 

Sonra o biraz televizyon izledi, ben biraz ütü yaptım ve tekrar bir araya geldik. Bezi olmuş 1500 kilo. “Hadi gel bezini değiştirelim” diyerek sırtından tutup odasına yönlendirmeye çalıştım. “İstemiiiioooruuuum bessssimi değiştirmeeeeek istemiiiiyoooorummmm” demek suretiyle kendini yere attı ve orada kaldı. Biraz bekledim başında, “Hadi oğlum, bezini değiştirip lego oynayalım ya da resim yapalım” dedim ama yok, kalkmıyor. Azıcık daha bekledim (Bu aralar belim çok ağrıyor, öyle ha deyince kucaklayamıyorum 15,5 kilo çocuğu) ve belinden kavradığım gibi kaldırmaya çalıştım. Ancak dizlerinin üzerine kalktı, ben de fırsattan istifade, sol kolundan tuttum ve hafifçe çektim. Ben çektim, o kendini yere attı ve kol çıktı! Ters yöne gitmeye çalışan iki kuvvetin arasında helak oldu zavallı kol.

 

 

 

Kabus.

 

 

 

O kadar fazla ve zıplayarak ağlamaya başladı ki, neye uğradığımı şaşırdım. “Canını yaktım” diyorum kendi kendime sürekli ama neresi? Soruyorum “Burası mı acıyor annecim?” ama sürekli ağlıyor, hiç cevap vermiyor. Bittim. Kucak kucağa oturduk, o ağladı ben sarıldım ama eridim.

 

 

 

Canını yaktım diye vicdanımın beni tekme tokat dövdüğünü hissettim. Berbat durumdayım ama ne elime telefonu alabiliyorum, ne tuvalete gidebiliyorum. 2 saat hiç kıpırdamadık yerimizden ve 2 saat ağladı. Kırılmadığını biliyorum, çünkü kırık alsa, kolunu oynattığımda daha fazla ağlar ya da bir tepki verirdi. Tamam kırık değil ama ne?

 

 

 

 

O sol kolu hiç oynatmadan, elimi tutarak uyudu. “O uyumuşken bir tuvalete gideyim” dedim, elini bırakır bırakmaz “Elimi bırakmaaaa” diye ağlayarak uyandı. En azından bir şey söyledi, benden bir şey istedi ve hemen tuttum elini, gitmedim hiçbir yere, Yasin gelene kadar kıpırdamadan yanında durdum. Artık daha az ve aralıklarla ağlıyordu. Sol elini öpmek için kıpırdattığım zaman hemen ağlamıyor ama vücudunu kasıyordu.

 

 

 

 

 

 

Yasin gelince internetten araştırdım.  Semptomları yazdıkça karşıma  çıkan ibare beni bir kez daha şoka uğrattı “DADI ÇIKIĞI- DADI DİRSEĞİ”!!! “Yani bunu anne olan biri değil, ancak bir dadı yapabilir, o da vicdansız bir dadı” der gibi bir tarif.

 

 

 

“DADI ÇIKIĞI” adı altında yazan, “Bu şekilde çocuk elini dışa döndüremez ve ağrı duyar. Tipik olarak bu çocuklar kollarını da kaldırmazlar.” idi. Eren’in ta kendisi.

 

 

 

AAaaaaa yavrumun kolunu çıkartmışım.

 

 

 

Yasin ben hazırım, hangi hastaneye gidiyoruz, kolunu çıkartmışım çocuğumun”

 

 

 

Yasin: “En yakın Taksim İlkyardım”

 

 

 

“Hadi gidelim”

 

 

 

Yasin Eren’i kucakladığı gibi yollara düştük. Eren için otlu peynirli poğaça yapmıştım, saatlerdir ağzına bir şey koymuyor, belki hastaneden çıkınca ister diye.

 

 

 

 

Gittik acile, acildeki doktora anlattım nasıl olduğunu, nasıl bir anlatma ama, “ben kötü bir anne değilim ama şu an kendimden nefret ediyorum…” der gibi. İnternetten araştırdıklarımı da anlattım. Doktor “Boşver interneti” dedi, röntgene gönderdi bizi, ben giremedim içeri malum nedenden ötürü ama ortopedi uzmanı görmeden röntgen çekilmesine de gönlüm hiç razı olmuyordu. Neyse, Yasin- Eren ve röntgen çekecek doktor girdiler odaya, Eren hastaneyi ayağa kaldırdı, nasıl bir ağlama, çocuğu tutamıyorlar. Doktor dışarı çıkıp koridordan bir adamı çağırdı yardıma. O içeride ağladı ben dışarıda. Eren’im içerideyken yanında olamamak çok ağır geldi. Neyse ki çıktılar, röntgeni gösterdik ve tabi, acildeki doktor bir şey anlamadı ve bizi 4. kattaki ortopedi servisine, Dr. Mehmet Bey’e yönlendirdiler, röntgeni gösterdim “Bir şey yok. Zaten çıkmışsa da röntgenden belli olmaz” dedi. Acildeki doktor kardeş yanımızda olaydı iyi olacaktı o sırada. Boşu boşuna röntgen çektirdi çocuğa.

 

 

 

 

Neyse, Mehmet Bey bir eliyle Eren’in dirseğini, bir eliyle de bileğini tuttu ve sanki bir kesenin içindeki misketleri, dışarıdan birbirine sürtüyormuşcasına oynadı. “Gidin ve 5 dk. sonra gelin” dedi. Adam haklı, orası servisti ve o saatlerde dışarıdan gelenlerin servise çıkması yasakken, Eren servisi çığlıklarıyla yıkadı. 5 dk. sonra gittiğimizde, “Artık ağlamıyor değil mi?” dedi Mehmet Bey, hakikaten ağlamıyordu, hatta kestane istemeye başladı, çocuğumun canı yiyecek çekti. Oynatmaya başladı ama ben yine de Mehmet Bey’e bir daha kontrol etmesi konusunda rica ettim, sağ olsun kırmadı, “Tamam, her şey yolunda” dedi, hemen peşinden Eren kolunu oynatmaya başladı.

 

 

 

 

Koşa koşa o servisteki herkesi öpmek istedim, hele o Mehmet Bey, adama Eren’in poğaçalarını yedirmeye çalıştığımı hatırlıyorum. “Lütfen yiyin, taze pişirdim…”, “Sağ olun, hiç gerek yok ama arkadaşım isterse…” ohhhh, “Mehmet Bey olmasa da arkadaşına poğaçaları verdim”. Onlar bana dünyaları, ben onlara otlu peynirli poğaçaları verdim ama dünyaları da versem haklarını ödeyemezdim.

 

 

 

 

Anne olmak ne deli bir şey ise, hamile bir anne olmak on kat daha deli bir şey.

 

 

 

Allah bize hep iyi günlerini göstersin inşallah, bir anne olarak elden bir şey gelmemesi ne büyük acı veriyormuş.

 

 

 

 

Şimdi anlıyorum, ben ağır grip olduğumda annemin-babamın başımda ne duygularla ağladığını. Ben, öksürmekten canım acıdığında öyle çok ağlıyordum ki, annem elinden bir şey gelmediği için ağlıyordu yanı başımda. Canım annem, canım oğlum.

 

 

 

Allah beterinden korusun, bu gibi şeyler bir çocuğun başına gelecek en basit durumlar belki ama anneysen eğer ve çocuğun acı çekiyorsa, hiçbir şey basit değildir, her şey çok ama çok mühimdir.

 

 

 

 

 

 

 

 

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on Tumblr0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this pageHemen Paylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*