Çocukla Uyu(MA)

Tam bir travma…

 

 

Ben küçükken, annem beni uyutur (Ayakta sallama yöntemi ile), odadan ayrılırdı, normal olarak, başımı bekleyecek değil ya…

 

İşte tüm uyku travmam ondan sonra başladı (Bana göre)… (“Film gibi bir giriş oldu” demezsem çatlarım:)

 

 

… çünkü mesele o kadar da basit değil, anne gözünden bakarsan, tabi ki çocuğu uyutunca uzaklaşacak, işine gücüne bakacaksın.

 

Bir de çocuk gözüyle bakmayı deneyelim; çocuk uyurken annesi yanındaydı, e gözünü bir açıyor ki anne yok!!! ŞOK!

 

 

Her çocuk bu şoku yaşayacak diye bir kural yok elbet, ancak ben “kendi çocukluğumda” bunu yaşadım ve hala da o travmayı çağırıyorum.

 

 

Hele de kendi eviniz dışında bir yerde uyuttuysanız çocuğunuzu ve uyandığında sizi göremediyse, o daha da fena, her yer yabancı, anne de yok…

 

 

Sanırım bu durum, uyanma şekliyle, uyku kalitesiyle örüntülü. “Annem beni bıraktı” hissine kapılarak, bir kere uyanmak yeterli çünkü, bu travmayı yaşamak için. Defa defa uykuda bırakılmasına gerek yok çocuğun.

 

 

Çocuk istikrar istiyor!

 

 

Eğer yalnız uyumaya alışırsa, anneyi görmemek yıpratmıyor, ancak bir anneyle, bir yalnız uyuyorsa dengesi bozuluyor, çünkü çocuk, uykuyu bir şeylerle özdeşleştiriyor; emzik, biberon, uyku oyuncağı, battaniye, anne, baba vs. gibi…

 

 

Düşünün ki, bir emziğini görememesi, biberonunun yanında olmaması uyandığında ne kadar hırpalar çocuğu? Bu çok da yıpratıcı olmaz zannediyorum (ZANNEDİYORUM) Anne öyle mi? Anneyi görmediği anda bir çocuk delirecek gibi korkabilir, korktum da.

 

 

Ne mi yapılmalı? Ya tek başına uyutmalı ya da birlikte uyuyorsan, yanından hiç ayrılmamalı, o seni yanında görmeli uyandığında (Yanından hiç ayrılmadan başını beklemek mümkünse).

 

 

Eğer bu ikinciyi yapabilecek anne varsa, çok şanslı. Ben birinciden yana kullandım oyumu, ikinciye kayayım dedim, bu hale geldim .


“Travma” dedim; “yaşadım” dedim, “o travmayı çağırıyorum” dedim.

 

Nasıl mı?

 

Anlatayım.

 

 

 

Yasin salonda, televizyonun karşısında mayışmaya, orada uykuya dalmaya bayılıyor, “Yatacağın zaman sen beni kaldırırsın.” diye de talimat veriyor. Dışarıdan bir gören olunca da sanıyor ki, yatma vakti geldiğinde yatağına geçecek ya da ben onu uyandırmaya gittiğimde hoooop kalkıp yatağının yolunu tutacak. Nerdeeeeeeeeeeee, uykusu gülle gibi ağır. Orada uyur kalır, uyandırmak için, ciddi şekilde sarsmak bile gerekebilir, sakin bir dille uyandırmakta ısrarcı olunursa, uyandırmak, 45 dk. ila 1 saat arasında sürebilir.

 

 

Neyse, ben erkenden uykum gelirse, iyi geceler dileyerek, yerime gidip yatıyorum ve normal olarak uyuyorum. Yasin’in o saatlerde henüz uykusu yoksa, “Ben biraz daha televizyon seyredip geleceğim.” diyor, “Uyuyup kalma buralarda.” diyorum, “Yok canııııııııııım” diyor, “Peki” diyorum, ne diyebilirim ki? Tutup kulağından “Haydi bakiiiiiiiiim yatağa hımmm…” diyecek halim yok ya.

 

Sonra…

 

 

Ben uyanıyorum, saat gecenin 04.00’ı, Yasin yok, içeriden televizyon sesi geliyor, bende çarpıntı başlıyor, sesleniyorum “Yasiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiin” (Bu seslenme meselesi, Eren’den öncesi için geçerliydi, Eren doğduktan sonra, aramızdaki iletişim “ıslık” çalmayla kurulur oldu.) ya da ıslık çalıyorum “……………………………….” ses soluk yok, sesimin şiddeti ya da nefesimin kuvveti artıyor, fakat yine ses soluk yok, yatakta ağlamaya başlıyorum ve bir yandan da söyleniyorum “Ben sana dedim, ‘uyuyacaksın’ dedim, dinlemedin, bravo, bravooooooooooo…” Salona gidip uyandırmaya çalışıyorum ama mümkün değil, ben her “Yasin” deyişimde ve o her uyanmayışında ağlamamın şiddeti artıyor ve en sonunda o da , haklı bir şokla uyanıyor.

 

 

Neden ağlıyorum, bir insanın salonda uyuyup kalması neden bu kadar tepki çeker (“Herkes yatağında uyumalı, karı-koca ayrı yerlerde uyumaz” inadım var evet, ama)?

 

 

Düşüne düşüne vardığım noktada bu korkuyu; annemin beni küçükken uyutup, odadan ayrılması ve benim uyandığımda onu göremememe bağlıyorum.

 

Bu buluşumu Yasin’e anlattım, “İşte bu nedenle gelip seni ağlayarak uyandırıyorum, ne yaşıyorsam artık…” dedim ve o günden sonra salon köşelerinde uyumama gayretini görmezden gelip hakkını yiyemem, ayy canım benim.

 

 

Kendi kendinin psikoloğu olmak mı dersiniz, psikopatı olmak mı? Artık ne derseniz…

 

 

Sanıyorum psikolog, sorunun kaynağını bulduktan sonra bir de çözüme yönelir, ben henüz işin o kısmına geçemedim, nasıl yapacağımı da bilmiyorum, psikolog olmadığım için sanırım.

 

Başıma böyle bir durum gelip de, bu durumda böyle bir çıkarım yapınca, yan yana uyumak konusunda Eren’le yaşadığımız bu durumu düzeltmek için kolları sıvadım. Çocuk boşuna etinden et koparıyormuşsun gibi ağlamıyormuş…

 

Kolları sıvadığımla kalmam inşallah.

 

 


 

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on Tumblr0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this pageHemen Paylaş

1 yorum

  • Bir tv programında lohusalık depresyonunu tanımlayan uzman şöyle demişti: “Her kadın anne olduğunda kendi bebekliğine döner. O yüzden bazıları lohusalık depresyonu yaşar.” İnsan kendi içine döndüğünde özellikle annesini ne kadar net görüyor değil mi.. Ve içimize dönüşümüz, bebeğimizin büyümesini gözlemlediğimiz o ilk yaşlarına denk gelmez mi..
    Benim de sizin gibi geçmişe dair içgörülerim artmış halde, hatta sanki herşey ayan beyan olmuş gibi geliyor zaman zaman.
    Çok hoş paylaşımlar,, teşekkürler..

    Cevap Yaz

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*