… ve Yasin geldi

Bu yazıyı dünkü yazının devamı niteliğinde okuyabilirsiniz, hatta öyle okuyun rica edeceğim. Yasin, 1,5 aylık yokluğundan sonra, nihayet yanımıza döndü. Kendisi her ne kadar "1 ay, 1,5 ay değil" dese de, evimizde hissedilen yokluğunun şiddeti 1,5 aya tekabul ediyordu valla. 

Yasin'in dönüşüyle, uzuuuun mesailer harcadığım tatil yeri arama-araştırma çalışmalarımın meyvesini yeme heyecanı sardı dört bir yanımı. Ha gittik ha gideceğiz yani…

 

… ama önce nasıl geldiğini anlatmalıyım, mühim zira.

 

5 Temmuz Perşembe akşamı, beni değil de ablamı aramasından şüphelendiğim Yasin'in kesin bir işler peşinde olduğunu sezdiğimden, telefonunu duymadığı için açamayan ablama "Arasana bakalım ne diyecek? Kesin sürpriz yapacak bak gör…" gibi metazori laflarla Yasin'e tez vakitte geri dönüş yapmasını sağladım ama ablam "Yok valla açmadı" dedi.

 

Sonra ben aradım: "Eeeee n'apıyorsun hayatım?"

 

Yasin: İyiii, mekan değiştiriyoruz, yarın da sabahtan çekim var, öğleden sonra çıkarız yola.

 

Ben: Hmmmm 🙁 Nereye gidiyorsunuz şu an? Bak din kardeşiyiz, buraya geliyorsun değil mi? Sürpriz yapacaksın… Ne olur söylesen ben de şimdiden sevinsem…

 

Yasin: Derya gelmiyoruz, iş bitmedi ki… 

 

Ben: E bayağı yola çıkmışsınız işte, araba hızlı gidiyıor, orada nerede böyle hızlı gideceksiniz?

 

Yasin: Hayatım yanımdan traktör geçiyor duymuyor musun sesini?

 

Ben: Hmmmm duyuyorum ama… O zaman fotoğraf çek sağını solunu gönder madem.

 

 

Yasin: Tamam gönderiyorum kapatır kapatmaz.

 

Deyince iyice inandım aslında gelmeyeceğine. Bir de fotoğraf göndermez mi gayet köyümsü bir yerden. "Bu kadar beklemişim 1 gün mü bekleyemeyeceğim" diyerekten kendimi heyecansız bekleme ayarına geri aldım.

 

Akşam telefonumu kapatım uyudum güzel güzel. Gece saat 02.00 civarı suratımda bir el, bir dudak beni öpüyor. Geldi valla. Ben biliyordum. Nasıl sarıldıysam ağlaya ağlaya… Eren dönerken gözünü araladıkça Yasin uykudan caydıracak çabalarda bulundu, çok özlemiş, Eren de kendini rüyada sandı sanırım, Yasin'i görünce sırıta sırıta uyudu.

 

Tabi kocasız geçen 1,5 aya nasıl adapte olduysam, Yasin'in gelmesiyle adaptasyon sorunu yaşamam bir oldu.

 

 

Sabah olunca hem yol yorgunu, hem uykusuz olduğundan o uyumak istedi ama ben bir an önce kalksın, bizimle olsun istedim. Hatta bunun için epey uğraştım, sinirini bozacak kadar. Valla kötü bir niyetim yoktu, belki bu kadar ayrı kalmak beni hırçınlaştırmış olabilir evet ama sadece çok özlemekten, cidden.

 

 

Tatile gidene kadar alışamadık duruma kısacası. Bocaladık biraz. Nasıl çocuk yokken ne yapacağımızı şaşırıyoruz da varlığıyla dolduruveriyor hayatımızı anında. Aynen öyle doluversin istedim birden, çünkü çooook geldi, ağır geldi…

 

 

Neyse, kadın-erkek meselelerine parmak basmanın şimdi sırası değil, çünkü Eren'deki değişim dönüşüm hepsini solda sıfır bıraktı.

 

 

Uzuuuun  zaman sonra babasını gören Eren'i bu sefer bir başka cıs tuttu. Yasin gelmeden önce ona "Babacım" demeyi öğretmek niyetli bir kelime ettim ve Eren'in hafızası babasını gördüğü andan itibaren "Babacı" olarak çalışmaya başladı. Cümle içinde kullanacak olursak "Bu çocuk BABACI oldu". Bu durum tatilde çok işime gelmiş olsa da, yine cümle içinde kullanacak olursak "Babacı, aneeeee mu ne?" cümlesindeki "Aneeee" nin gelişigüzelliği ve "BABACI" daki özen kafamı bozmadı değil.

 

Hani o paçamdan ayrılmayan "Aneeeeeeeeeeeeeeeeeeee Aneeeeeeeeeeeeeeeeee" diye ağız dolusu böğüren çocuk, hani "Babacı kocak babacı, babacı öp babacı" diyen çocuk? Yanına yanaştığımda bana "Diiiiiiiiiiiiiit, bıyaaaaaaaaaaaaaaaaak" diye cırlayan çocukla babasına sırnaşan çocuk tıpkısının aynısı Eren.

 

 

Cıs tutma meselesi çenesine de vurmuş olacak ki, daha bu ayında neredeyse cümle kuracak. Ürkütücü derecede soru sorma kapasitesine eriştiğini de eklemeliyim. "Ane mu neeee? Babacı mu neeee?" sorularına verdiğimiz cevaplar ilk tahlilde kesinlikle geçerliliğini korumuyor. Aynı soruya defalarca maruz kalıp defalarca cevap vermemiz icap ediyor. Ta ki Eren'in, buz dolabındaki kavunun adını duyma limiti dolana kadar.

 

 

Bilmediğimiz, duymadığımız şarkılar uydurup, uzuuuun uzuuuun söylemesi ve bunu yaparken Allah'tan çok eğlenmesi de çenesi yoluyla yaptıklarından.

 

Daha Yasin Konya'ya gitti ve acılı bir ifade yerleşti suratına, bu ifade daha dün kalktı diyebilirim. Kooooca 1,5 ay ağlak vaziyetteydi, Yasin geldi, bir de tatile gittik, babacı mıc mıc derken NŞA çemberine giriverdi; biraz farkla tabi, daha fazla konuşuyor, "Arkadaşım Papi" kitabındaki papağan gibi her şeyi ama her şeyi tekrarlıyor, gece uykusundan uyanıp, elini de çenesine koyup, bir de üstüne sırıtarak "Ane meyabaaaa" diyor. Sabah olunca "Güyaydın" ı da ekleyip ruhumuzu gıdıklıyor sıpa.

 

 

Tatile gidiş, tatildeki çocuğun anatomisi, dönüş yolu ise ayrı bir yazı konusu ama tatilde de çok agresif anlarının olduğunu eklemeden edemeyeceğim.

 

Çatalları fırlatmalar, "Bıyaaaaaaaaaaaaaak" diye bağırmalar, sinirlenince (Hele de kucaktaysa) kafamıza kafamıza vurmalar, eli de ağır üstelik. İstediği olmayınca kendini yerlere atmalar… Tatilde gün geçtikçe şiddetini azaltan bu gibi şeylerle de karşılaştık.

 

 

Biz ne yaptık?

İşte elimizden geldiğince;

 

– Söylediklerimiz hatalı da olsa, Yasin'le aynı dilden konuşmaya çalıştık. Birbirimizin uyarılarına müdehale etmemek için gayret gösterdik. GAYRET GÖSTERDİK!

 

– Eren vurma, ağlama krizi ya da o an hiçbir ana-babanın istemeyeceği davranışlar sergiliyorsa, zaman zaman dikkatini dağıtmaya çalıştık ama zaman zaman da, biz bile yediğimiz tokadın etkisiyle kendimize gelemediğimizden sinirlendik Eren'e, ses tellerimizdeki titreşimler hissedilir derecede arttı. Bir sonucunu gördük mü? HAYIR. Ses yükseltmek, hiçbir zaman hiçbir sonuç vermedi ama patlama anında patlamayı başarmak, sonraki küçük sorunda açık etmemek bana iyi geldi doğrusu.

 

– Evimizde değil de başka bir yerde olduğumuz için; yani yan masaların, şezlongların sınırlarını rahatsız edici derecede işgal etmeye başladığında, elinde cam bardakla dört nala koşma arzusu doğduğunda, pul biber, nane, tuz gibi baharatlıkları üst üste dizmek niyetli başladığı aktivitesini bir kısmını kırmakla sonuçlandırdığında, sürekli ama sürekli başka çocukların oyuncaklarıyla oynamak istediğinde, evet işte bu gibi zamanlarda Yasin ve ben çeşitli tekniklerle dikkat dağıtma yöntemleri denedik "HAYIIIIIR Eren" dedik, "AMAN be çocuğum" diye de ekledik, "OFFFFF" ile noktaladık.

 

 

Ben bu ay çocuğunun çabuk dikkati dağılır sanıyordum, öyle gözlemlemiştim sanki. Yok anacım, Eren'in dikkatini dağıtmak öyle kolay değil, unutmuyor vallahi. On dakika geçmiş, ohooooooo, o meselenin üzerinden ne dolaplar çevirmişiz, yeni oyunlar, hikayeler kurmuşuz, bir anda, aklında bir ampul yanmış da ampulün gözalıcı ışığı gözlerine vurmuş gibi bir parıltıyla bakıp "Bidigle" diyor. 

 

Aval aval bakıyoruz "Ne demek istedi acaba?" diye, e biz de insanız, bisikleti unutturmak için türlü hikayeler uydur, önce sen unut! Çocuk zehir gibi, unutmuyor bisikleti, anası-babası düşünedursun "Bu oyunda 'BİDİGLE' tam olarak hangisi olabilir?" diye, çocuğun kafa her perdeden çalışıyor. Bize dank edene kadar çocuğun gözündeki parıltı sönüyor, "HEeee BİSİKLEEEEEEEEEEEET" diye, Cern'de dünyayı kurtaracak bir araştırma üzerinde çalışıyormuşuz da, nihai sonuca ulaşmışız gibi heyecanla karışık bağırınca, yavrucak gözlerindeki parıltıya kavuşuyor. Mutlu mesut ailesi oluveriyoruz. Zamanaşımına uğradığından, bisiklet artık o kadar da cazip gelmiyor zaten.

 

Böyle karman çorman bir yazı işte.

 

 

 

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on Tumblr0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this pageHemen Paylaş

1 yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*