Sistem bu keyif almaya bak!

“Arkadaş ben nasıl bir işe giriştim, alnımın akıyla çıksam bari…” dediğim bir seminer  sardım başıma, yook iyi ki sarmışım, o değil demek istediğim. Yani hani bu seminerleri daha kurumsal yayınlar, markalar filan yapar ya, benim etim ne budum ne?! 

 

5 yıldır blog yazıyorum, babam matbaacı, bir kartvizitim bile yok!

 

 

Neysse, bir gün Eren’i okula bırakmış, sinir harbi içinde bir kafeye oturmuştum, “Ne yapacağız bu okul işini, aklımı kaçırcağım…” diye söyleniyorum kendi kendime, “Dur” dedim, “Ben bi Ali Bey’i arayayım”, sanki üniversite arkadaşımı arayıp laflayacağım, düşün ne hale gelmişim, nasıl yıpranmışsam. 

 

 

Neyse aradım,

“Ali Bey” dedim, “Ben Derya, hani markaanne, ya biz veliler olaraktan bu okul seçimi konusunda epey dertliyiz, göndermek istediğimiz okullar çok pahalı, e devlet okullarının hali ortada, şaşırdık kaldık. Bir seminer mi düzenlesek acaba ki?” dedim. “Olur” dedi. “Oldu o zaman, ben sizi arayıp bilgi vereceğim” dedim. 

 

Amanın “seminer” dedim, “tamam” dedi, nerede yapacağız semineri? Allah’tan iş yerimizin bir toplantı salonu vardı ve 16 Nisan’da müsaitti, “Tamam, orada yapacağız” diyerek aradım yine Ali Bey’i. O da “Tamam”dı. Şimdi bunu duyurmak gerekiyordu, faydalanmak isteyen, aynı- benzer dertlerden muzdarip ailelere de seslenmek lazımdı, tamam, onun için de bir yazı yazdım. Olduuu.

 

 

Seminere birkaç gün kala, Nerolinn, Ambar Organik Market ve Seletepe ile görüştüm, “Gelen misafirlere bir küçük hediye hazırlasak nasıl olur?” dedim, çam sakızı çoban armağanı, çok sevimli ve faydalı küçük bir hediyemiz de olacaktı. Sağ olsunlar, hemen hazır edip gönderdiler. 

 

 

Heyecan artıyordu. Herhangi bir markanın gölgesinde bir seminer olmamalıydı kesinlikle, samimiyet ve bilgi almak merkezde olmalıydı. Öyle de oldu. Önümüzdeki sis perdesi kalktı. Her yer berraktı. En azından benim için. Heee, bu arada, bir markayla yapılınca bilgiyi alamıyor musun? Tabi ki alırsın, mesele o değil, mesele tabi ki nitelik ama ben istemedim işte. Bu, ileride bir markanın sponsorluğunda seminer düzenlemeyeceğim anlamına gelmiyor, gerçi ben bir daha seminer organize eder miyim ki? Bilemiyorum. Nasip kısmet:)

 

IMG_8589

 

Aslında “Okul seçimi” sürecinden, eğitimle ilgili kaygılarımızdan, “Hangi okula gönderelim?” sorusunun cevabını alacağımızdan ötede, bir terapi niteliği vardı seminerin benim adıma ve zaten bu terapi, tüm kaygıları, soru işaretlerini ortadan kaldırıyordu. Daha doğrusu, sonradan anlayacaktım, belli konularda soru işaretlerini silmişti ama aklımda hala deli sorular vardı, başka sorular. Seminerden sonra da taciz etmişliğim var Ali Bey’i, Allah kendisine sabırlar versin. Amin. 

 

 

Tüm sistemlerin yalan olduğu, tek gerçeğin öğretmen olduğunu anlamış bulunuyorum.

 

 

Yani Waldorf’a da göndersen, oradaki öğretmen önemli olan, Reggio da olsa öğretmen, devlet okulunda da öğretmen, 30.000TL verdiğin okulda da öğretmen. 

 

 

Çocuklar 182 gün okula gidiyorlar, bu sürenin, %14’ü okulda, %53’ü evde, %33’ü uykuda geçiyor. Bu %14’ün içinde ne oluyorsa, çocuğun tecrübesi, hayat becerisi… Çok ödev mi veriyorlar, versinler, ödevin faydalı bir şey olduğuna dair ya da zararlı bir şey olduğuna dair bir veri var mı elinizde? Yok! Yapıyorsa yapsın, yapmıyorsa ve öğretmeniyle sorun yaşayacaksa yaşasın, yani baksın başının çaresine, çünkü çocuğunuza sağladığınız her olanak, ondan çaldığınız bir beceri aslında. 

 

 

Çocuğa, eksik, tamamlanması gereken bir tür olarak bakıyoruz, bize kapitalizmin hediyesi olan iş gücünden kaynaklanıyor bu. İş gücü ne zaman önemli? Yetişkin olduğunda, yetişkin olduğunda nasıl bir işi olması gerekiyor? Yabancı dil mi lazım, tamam, yabancı dil öğreten okula, matematik mi? Tamam, matematik başarısı yüksek olan bir okula… Kapitalizmin en büyük silahı işte bu! Kaygıyı oluşturup çözüm sunmak. Biz kaygılanmaya çok müsaitiz zaten. 2 dakika boş baksa “Otizm mi acaba?” diyebiliriz. Peki, matematik başarısı iyi olan okulda, çocuğunuzun iyi bir matematikçi olacağının garantisi var mı? 

 

 

Okul mu seçeceksiniz? Önce muhitinizi belirleyin ve evi taşıyın ya da bulunduğunuz yerde mutluysanız, tamam işte, hemen bir çocuk parkına gidin, sağdaki soldaki annelere “Senin yavru nereye gidiyor?” diye sorun, sonra mahallede kaygılı bir ebeveyn seçin, o sizin yerinize de kaygılanacak zaten, onun peşine takılın, biz öyle yaptık ve bir gün bize gelip “Abbas öğretmen” dedi. Gittik Abbas öğretmene verdik çocuğu.

 

İşin mizahı bir yana, gerçekten benzer bir teknikle okulu seçmek akıllıca olacaktır.

 

 

Devlet okullarından yakınırken, “40 kişilik sınıflarda çocuğum nasıl öğrenecek?” diyorlar, daha iyi ya işte, öğretmene daha az maruz kalıyor, çünkü en çok arkadaşlarından öğrenebilir ne öğrenecekse.

 

 

Konuşma öyle bir şekillendi ki, “Sistem bu, keyif almaya bak”a geldi. Çocuğunuz sizin düşündüğünüz kadar zarar görmüyor, sen kaygılısın…

 

 

Biz, çocuğun yapabileceklerine değil de yapamayacaklarına odaklanıyoruz.

 

 

Seminere gecikmeli katılan Sepin, çok güzel bir şey söyledi, “Ben şu sonuca vardım, bizlerde, çocukla ilgili sorumluluğu okula yıkmak gibi bir bilinçaltı oluşmuş”.

 

 

Evet, iş hayatında daha çok yer alan kadın, çocuğuyla birebir ilgilenemediği konusundaki kaygısını okula, onu yeşil alana götüremediği için duyduğu suçluluğu okula, satranç oynayamadığı için beklentisini okula yönlendiriyor bence de ve daha fazlası, illa birkaç kursa gitmeli, gidemiyorsa okulda bu kurslar zaten olmalı, çünkü anne kaygılı. Ben yapamıyorum ama okul yapmalı. Kadın, diyorum, çünkü bu kaygıların %90’ını kadınlar taşıyor bence. Seminerde, kamerayla çekim yapan Yasin’den başka baba yoktu mesela, çekim yapmayacak olsaydı, “Aaa böyle faideli bir seminer varmış katılmalıyım!” der miydi? Sanmam, çünkü o, bu konuda kaygıyı sahiplenmemiş, çünkü ben onun yerine de kaygılanan parktaki ebeveynim. 

 

 

Ali Bey, Sepin’e, “Siz olmuşsunuz, bu kıvamda kalın” dedi. Tamamdı işte.

 

 

Bana gelip, “Hocam, ben çocuğun merkezde olduğu bir okul arıyorum” diyorsunuz, “Tamam, şurası” diyorum, 2-3 ay sonra huzursuzlanmaya başlıyorsunuz, çünkü gizli ajanlarınızı söylemediniz bana, siz, kendi çocuğunuzun merkezde olduğu bir okul arıyorsunuz. 

 

 

Evet, ödev iyi bir şey değil, evet, ödül-ceza ile bir yere varamıyorsunuz. Sistemde var mı? Var. Çocuk şu bardağı yere atıyor, “Atma” diyorsunuz, yine atıyor, “Atmazsan sana şunu veririm” diyorsunuz, devam ediyor, “Atarsan sana bunu yapmam” diyorsunuz bu sefer. O an olan şeye takılıyor sistem, oysa onu neden yapıyor kısmına bakmıyor. Çocuğun atamadığı bir enerji mi var acaba? Ortamda çocuğu huzursuz eden bir olay mı oldu? Evde bir sorun mu var? 

 

 

Okul sıkıcı bir yerdir, Finlandiya’da da okul sıkıcıdır, okulu eğlenceli bir yere dönüştürmek, sadece bir fantezidir. 

 

 

 

Tüm bunlardan sonra netleştiğim konular var, tüm sis perdesi, o lobumda yok oldu. Kaygılarım kalktı ortadan. Yeterince net değil mi? Bence en önemlisiydi. Sadece okul seçimi konusunda da değil, genel anlamda daha az kaygılı bir anne olup çıktım seminerden. Terapiydi demiştim:)

 

 

Öte yandan aklımda hala soru işaretleri var.

 

 

Yani, tamam sistem bu ama değiştirilemez mi? Yani çok mu fantastik? Yani demek istediğim MEB’dan okullara doğru değilde tüme varım şeklinde, okul okul, hatta sınıf sınıf belki de bilemiyorum. Mutlaka, elindeki kağıtları sallayıp “Uslu durana bu kağıtlardan vereceğim” diyen okulların benimsediği, sürekli teşvik için ödül mantığından daha keyiflidir, çocukların rehberliğinde, ezberci olmayan bir sistem. Okul sıkıcıdır, tamam ama en azından kaçmaya çalışılan bir yer olmayabilir. Olamaz mı yani? 

 

 

Seminerdeki notlarını Elif de paylaşmış. Okumadan geçme! 

 

 

 

 

Share on Facebook29Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on Tumblr0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this pageHemen Paylaş

1 yorum

  • okul seçimi konusunda bende aynen Ali bey gibi düşünüyorum. En önemli faktör öğretmen ancak. Devlet okullarında da öyle istediğin öğretmeni seçmekte mümkün değil ki? Peki onu ne yapacağız!…
    sevgiler faydalı bir seminer olmuş.

    Cevap Yaz

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*